30 Temmuz 2010 Cuma



Aşk var mı?
– Var...bir tek aşk var..


Yok.. bu şarkıyla girmedi hayatıma Bülent Ortaçgil... “ olmalı mı olmamalı “ ve “ benimle oynar mısın” şarkılarını biliyordum. Ama bazen birşeyi bilmek de hayatına dahil olduğu anlamına nasıl gelmez ise...bu şarkısını da saymam..

“Bu su hiç durmaz “ şarkısı, orta ve lise yıllarımda, kendisiiyle sayısız güzel Moda gecelerini dertleşerek yaşadığım... o güzel yeşil gözlü arkadaşımın şarkısı...yaz tatilinde gittiği yerde aşık olduğu çocukla hep bu şarkıyı dinlediklerinden....döndüğünde bi kaç uzun gecelerimiz sırf bu şarkıya kadeh kaldırmayla geçmişti. Biralarımız da su gibi durmuyordu....içtikçe içiyorduk..ve yaşanan bu hasreti, yaşanmış şarkının anılarıyla dindirmeye çalışırken yeşil gözlü arkadaşım ne tatlı mırıldanıyordu ...O dönem sanki herkesin aşkı imkansız olduğundan mı ne, herkes imkansız’ı ile anılıyordu....

Konser dönemi deli gibi anne-babaya yalvarma zamanları başlardı. Bazı insanlar gerçekten doğuştan şanslı, yalvarmadan izin bile değil, doğal hakları gibi ne zaman canları isterse her yere gidebiliyorlardı..O yaşların en büyük lüksü, bir- odanda kendine ait telefon ise, iki- istediğin gece konserine gidebilmekti. Gidemediğimiz bir konser sonrası...Ömürlük dostum ile oturup “ Yüzünü dökme küçük kız” ı dinlemiştik. Ama onu da saymıyorum ..

Bir kış gecesi..başımı cama dayamış, umutsuzca telefon beklerken “ çok sıcak, daha da sıcak olacak, beni seversen” i dinlerken, ağladığımı hatırlıyorum. 2. perde albümündeki o şarkıların hepsi bir bütün gibi gelir bana.... “Beyazın Şarkısı” , “Çığlık çığlığa” ve “ Bu iş zor Yonca” ....
Dörtlü gezen arkadaşlar vardır ya...bana bu dört şarkı...hep böyle geldi..belki bir gıdım..birazcık...
“ Sıcak” şarkısı öndedir...

“Sensiz olmaz”.....en çok dinlediğim şarkılarıdandır..Hem Müslüm Gürses hem de Levent Yüksel’den dinlediğim...onların yorumları da güzeldi. Şarkıda geçen “anlamak çözmeye yetmez” sözüyle hallettiğim bir sürü sorunum olmuştur. (halletmek de ne demekse işte..) Aşk’ı anlatan ilk üç şarkımdan biridir.

Ama....benim şarkım bu da değil.....

Benim şarkım :

Değirmenlere Karşı” ...

Zaman düşer ellerimden yere
Oradan tahtaboşa
Saatler çalışır izinsiz hep bir sonraya,
Resimler sarı güneşsizlikten, duygular değişir

Dostlar dağılır dört bir yana, kendi yollarına
Ve sen ben, değirmenlere karşı bile bile birer yitik Savaşçı,
Akarız dereler gibi denizlere, belki de en güzeli böyle...

Uçurma uçar sözlüğümden, geri gelmeyecek bir kuş
Yaşanmamış kırıntılar sadece bir düş
Zaman düşer ellerimden yere
Oradan tahtaboşa
Saatler çalışır izinsiz hep bir sonraya,

Ve sen ben, değirmenlere karşı bile bile birer yitik Savaşçı,
Akarız dereler gibi denizlere, belki de en güzeli böyle...
sen ben, değirmenlere karşı bile bile birer yitik Savaşçı,
Akarız dereler gibi denizlere, belki de en güzeli böyle...




.....40. yılını kutlamış Bülent Ortaçgil müzikte... ne mutlu, aynı dilin çocuklarıyız...
.son 20 yılımda vardı...çok şey paylaştım sayesinde....çok sevdim sayesinde Aşk’ı...çok affettim yine sayesinde....hiçbirşeyi unutturmadı verdiği duygular ile....ama, olsun.., dik durarak da düşmeyi öğrettiği için, Sonsuz Teşekkürler...

23 Temmuz 2010 Cuma


Önemsemediğimiz detaylar...bilgiler....sonra düzeltiriz diye yarım bıraktığımız işler.....O’nu bir ara arayıp uzun uzun anlatırım dediklerimiz...hepsi, ama hepsi bazen külliyen yalan olur ya...
Hani fırsat bulamadım.. elim telefona gitmedi...yüzüm tutmadı.. ya da gerçekten unuttum doğru yaaa diye kendimize geldiğimiz anlar...

Sonra da bi sebepten dolayı hepten düzeltemeyiz...

Kişisel tarihimizde sanırım bu çokça yaşadığımız anlar, eğer hayatımızdaki rayların makasını değiştirecek kadar büyük ihmaller ise..evet, sanırım yanar canımız..bayağa bi hem de..


.....


Yavuz Sultan Selim...Osmanlı İmparatorluğu’nun 9. Padişahı...çok değil, babasının (2. Beyazıt) 31 yıl süren hükümdarlığı ile oğlunun (Kanuni Sultan Süleyman) 46 yıl sürecek hükümdarlığı arasında sadece 8 sene padişahlık yapabilmiş, en mütevazi sultanlardan..

Belki 21 sene padişahlık yapmış 3. Murat’dan daha çok aklımızda kalmıştır, Yavuz Selim. Çaldıran Savaşı, Mercidabık ve Ridaniye Zaferi..

Matematiği sevenler varsa aramızda, şöyle açıklıyım 2.375.000 km.kare olan topraklarımız, döneminde, 6.557.000 km.kare çıktı. Sadece 8 yılda !

1517 yılında, son Abbasi halifesi 3. Mütevekkil’den Mekke ve Medine’nin hizmetkarı ünvanını alarak da halife olan ( bir törenle sırtındaki cübbeyi ve belindeki kılıcı Yavuz’a verip halife yapmış. Bu kadar yani ! ) Yavuz Selim, tarihimizde..hatta dünya tarihinde önemli bir yer tutar.

Gelin görün ki, bu önemli şahsiyetin resmi..Evet evet, şu yukarda koyduğum resim...Yavuz Selim’in resmi değil...muhtemelen bunu önemsememiş bir tarihçi...bir ara arayıp söylerim çocuklara, yanlış resmi basmışsınız diyecek belki bir editör, dikkatsiz bir gözden kaçan tarihi bir hata ...hem de ne hata !

Geçen hafta ki Tarihin Arka Odası programında durumu açıklayan Murat Bardakçı, bir daha dikkatle tabloya bakmamı sağladı. Osmanlı Padişahları taç takmadılar...Asla ! ..Nasıl bu gözümüzden kaçtı...ne kadar ezbere ve önümüze konan ne ise sorgulamadan kabul ediyorduk..

Peki, kim bu resimdeki derseniz.. daha komik bir hal alıyor..Safevi Devleti'nin kurucusu olan Şah İsmail(*). 16. yüzyıllarda yaşamış ve dönem dönem Osmanlılar ile savaşmış. Aleviler arasında saygın, şiirleri hala Anadolu’da bilinen başka büyük Türk Hükümdar’ı...

Şimdi eğer evinizdeki duvarınızda ya da aldığınız tarihi kitaplarda Yavuz Selim diye üstteki resim geçiyorsa, artık o resmin gerçek olmadığını biliyorsunuz....

Ama, işte hayat böyle bazen...Yanlış/ eksik de olsa..duvardaki resim kime adanmış ise onun adı geçiyor tarihe.. Bazen gerçek dediğimiz, doğru olanı değil, çoğulun bildiği ne ise o olarak kalıyor.

Hem de düşünün koskoca Yavuz Sultan Selim’de bile böyle bir hata yapılabiliniyor.


NOT:Evet, yandaki gerçek Yavuz Sultan Selim'in resmi....








(*) Reha Çamuroğlu'nun yazdığı "İsmail", Şah İsmail ve dönemini anlatan muhteşem bir tarihi roman. Osmanlılar'a bir de karşı taraftan bakmak ister misiniz ?
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=95732

15 Haziran 2010 Salı




Belki kaçıp gitmek lazım....bi güzel herkese mektup yazıp.....mail yani..
Mektubun yeni adı, "mail" ...giderken içini açmak lazım mı ?...yok, o çok zor .. : )
Kaçıcam dedim, kusucam değil.. Hoş, benim gibi garantici adamların gideceği yer de ,
önceden herkesin benim oraya gideceğimi bildiği bir yerse...kaçma fiiili, ne kadar dokunaklı..

Belki, mıh gibi olduğum yerde kalmak lazım....bi güzel kimseyi aramadan sormadan...kıpırdamıyorum yani..
Mıh gibi durup kalmanın yeni adı, " depresyondayım"....psikologa anlatmalı herşeyi...böyle böyle ..bu sebepten...
yok, o da çok zor... : ) Mıh gibi kalıcam dedim, delirdim demedim (henüz).. Hoş, benim gibi garantici adamların
delirmesi de önceden herkesin bilmediği konular olabilir ...kimsenin tahmin etmediği olaylar...delirmek fiili, ne kadar dokunaklı...

Belki, herkese karşı içimden ne geçiyorsa söylemek lazım...bi güzel herkese bir randevu verip....gel bu akşam dertleşelim yani..
Dertleşmenin yeni adı " yıllarca sustuklarımı söylüyorum"... dertleşiyorum diye içimden geçen herşeyi açmak mı lazım....yok, o da çok zor.. : )
Dertleşeceğim dedim, sırları anlatıyorum değil. Hoş, benim gibi garantici bi adamın anlatacağı sır, önceden kimsenin bilmediği birşey olacak...
sırları anlatma fiili, ne kadar dokunaklı..

Belki, hiçbirşey yokmuş gibi devam etmek lazım....bi güzel herkesle aynı şekilde aynı yolları geçerek...normal yani...
Normal'in yeni adı, " alışmadın mı hala?"... yaşarken şaşırmamak lazım.....yok, o da çok zor : )
Normal dedim, "abuk şeylere alışma " değil....normal diye,hayatımdan geçen herşeye alışmak mı lazım...benim gibi garantici bi adamın
böyle şeylere alışması önceden beni tanıyan kimsenin vermeyeceği bi ihtimal...abuk şeylere alışma fiili, ne kadar dokunaklı..

Belki de...........

26 Mayıs 2010 Çarşamba



ben ayrılıklara gıcığım galiba..ne kadar gıcığımm, tabii ki herkes kadar..ama farkındayım, abarttığım anlar oluyor...Birinden ayrılırken...birini yolcu ederken..hatta nefretle o kişiden kaçarken bile o " ayrılık" fikri beni yoruyor...göğsümü sıkıştırıyor..nefes alamayacak gibi oluyorum...

buraya kadar bi derece normal...

peki, ya eşyalardan ayrılma krizim...eskiyen telefonumu değiştirememe, yeni
cüzdan alırken eski cüzdanımın sürekli bana sitemle baktığını düşünme...en sevdiğim kurşun kalemimi son kez kalemtraş ile açarken onla yazdığımız satırları bir kez daha aklımdan geçirme....o an içime çöken hüzün...
bunlar normal mi sizce ?

eşyanın varlığına saygı ile özetlenebilir mi, içimdeki o "son" anı yaşarken çektiğim sancı..?...
..................

Peki ya, 5 yıldır izlediğim dizi LOST biterken.....sanki her biriyle içimde ayrı ayrı vedalaşmam... Hepsinin yüzüne tek tek bakıp veda etmem....bir daha hayatımda Jack'in,Kate'in olmayacağını bilerek gözlerimin dolmasına engel olamamam...
5 yıldır uzaktan akrabalarım gibi dertlerine korkularına tanıklık ederken,hayat ve kader ile ilgili bir sürü şey düşündürtten o kişilerle vedalaşma bile, o geceme farklı bir ayrılık tadı vermesi normal mi....

(ve biliyorum...ordaki insanlar gerçekte yoklar...rol yapıyorlar...peki, kendi hayatımızdaki insanlar ne kadar gerçek ?.. hangi anları rol değil...hangi anları yazılmış bir senaryo gibi oynamıyorlar..??!..ya da biz ?)

ve ben de kabul ediyorum; dizinin sonu saçma ve anlamsız bittiğini....belki gerçek hayatta da bazı ayrılmalarımız böyleydi...içimizdeki hiçbir soruya cevap bulunamayan bir son konuşma ile..yuvarlak laflarla...geçen bir bitişti..Şu anınızda mutlu olsanız bile, o kişi ile yapılan o son kavgayı, o son duyduğunuz ve ipleri koparan lafı, ayrılmanıza sebep olan kişi/ olay her ne ise işte.....hiç.., ne kadar saçmaymış meğer demediniz mi....?? ..o kadar şey paylaştıktan sonra...tüm büyülü anları yaşadıktan sonra...böyle mi biter dediğiniz...?....isyan ettiğiniz..malesef ki olmuştur.

...ki, o da şanslıysanız, kimisi bu en zor olan "son bölümü" bile yapmadan bitirir...

16 Eylül 2009 Çarşamba





İyi olman lazım..dürüst olman lazım..yalan söylememen lazım...yardımsever olman lazım..fettan (!!!) olmaman lazım....sevgini göstermen lazım...saygılı (ahh tabii en önemlilerinden nasıl unuturum, ) olman lazım....paylaşımcı olman lazım....meraklı olmaman lazım.. çok üzerine düşmemen lazım...çok uzak durmaman lazım...nazik olman lazım.. Anlayışlı olman lazım... Uzak durman lazım...yakın durman lazım... Çok soru sormaman lazım...adaletli (!!) olman lazım...dengeleri sağlaman lazım...dengesizleri hoş görmen lazım.. Görmemen lazım....görmen lazım...herşeyi duymaman lazım ...hiçbirşeyi kaçırmaman lazım...uyumaman lazım...erken kalkman lazım....uyuşuk olmaman lazım..tez canlı olmaman lazım...burnunu sokmaman lazım...yüklenip sorumluluk alman lazım.. Elini uzatman lazım...elini çekmen lazım...kıpırdamaman lazım...hızla kaçman lazım...herşeyi anlatman lazım.....gerekli olanları anlatman lazım....üzülecek şeyleri anlatmaman lazım....anlattıklarınla onu boğmaman lazım....tüm hayatını bilmesi lazım...(dayanabilirse ! ) ....dayanman lazım...umursamaman lazım....


Lazımmm...lazımm...lazımmmmm...

Bunların hepsini doğru zamanda ...doğru yerde.....doğru biçimde...doğru ölçüde ilişkilerimizde yapmamız lazım......

.........birini yapmadığında, yanlış zaman...yanlış yer...yanlış biçim..yanlış ölçüde.....sil baştan başlaman lazım...

Ki....hayat çoğu zaman ne silip baştan başlamana fırsat veriyor ne de kendini yenilemene....

...........................................................................................................................



Bu sabah düşündüm de, aslında birinin sana " çok kötüsün " demesi..."çok iyisin" demesinden daha büyük özgürlük....duyduğun kişiye karşı sürekli iyi görünme sancından kurtarıyor...kötü müyüm ?....oohh, tamam o zaman senin yanında rahatça takılabilirim...yaparsam da bi iyiilik şaşırır sevinirsin işte....kötü bişi yaptığımda ise, şaşırmaz...hıh, işte zaten kötü biri dersin....

İltifat insanı yoran bişi...belki bu yüzden sevemedim bana iltifat edilmesini...ağır geldi sorumluluğu...bunu devam ettirme yükü..( o sözlere hep layık olabilecek miyim kaygısı...) Onun yerine duy işte kötü bi söz....başta için acısa da ..yansa da ruhunda ayırdığın en özel odalar.....sorumluluğun yok o kişiye karşı... özgürsün işte. !! ..

Sanırın bir insana en çok bu "özgür" duygu lazım....

18 Nisan 2009 Cumartesi







Çocukluğumda, karşı dairemizde benden bir yaş büyük Orkun diye bir arkadaşım vardı. Beraber oyunlar oynar deli eğlenirdik. O yuvaya gittiği için bana göre her şeyi bilen koca bir adamdı gözümde… : ) Onun anne ve babası da benimkilerle görüştü için hep beraber sık sık akşam yemekleri yerdik...ve gene oynardık…

Sanırım 5 yaşlarındaydım. Bir yılbaşı, Orkun’nun yuvasında ailelerin de katıldığı bir yılbaşı partisi düzenlenmiş. Orkun’nun annesi bizimkileri de davet edince hayatımda ilk defa büyük bir partiye, hem de yılbaşı partisine ben de otomatikman davetli olmuştum…..(hayatımda dediğimde topu topu 5 yıllık ömrüm işte ! : ) )

Orkun’nun heyecanı bana da geçmiş olacak ki, hiç anlamadığım bu “parti” kavramından ben de deli heyecanlandığımı hatırlıyorum…Parti hakkında daha gitmeden önce ki ilk tecrübem; partiye gidilmeden önce ilk iş heyecanlanması gerekiyor demek ki , olmuştu…(şimdi bile en ufak bir yemeğe giderken bile içimde hissedebildiğim o heyecan, o parti öncesinden kalmadır….)Orkun sürekli nasıl dans edeceğini bana gösterirken…, koca bir ağacı nasıl süslediklerini –yılbaşı ağacı o zamanlar medyada ve evlerde pek yaygın olmadığı için ağaç olayı epey hayal dünyamı zorlamıştı -, pencereye yapıştırdıkları süslerin parlaklığını ve Noel Amca diye birine ne babamın kardeşi ne de arkadaşı olmamasına rağmen, “ amca “ demem konularını bana anlatırken bayağı bi dağıldığımı hatırlıyorum…

Nihayet parti günü geldi ve gittik….Bir sürü yaşıtlarım koşuyordu, sanki her yerden çağrılıyorlarmış gibi…yüksek müzik….etrafta şeker ve çikolatalar…camlarda süsler ve devasal Çam Ağacı…hayalim, yaklaşamamış bile onu düşlemeye..o kadar büyük ve güzeldi ki....Orkun’u ise daha ortama girer gitmez arkadaşlarının yanında oynamaya başlamıştı …...hiç benimle ilgilenmiyordu, sanki evdeyken tek dostu ben değildim…hiç beraber oynamamıştık...buraya gelince – demek partinin olumsuz yanları da vardı! – oyun oynarlarken, dans ederlerken… bir kere bile beni çağırmamıştı…Kırılarak da olsa, olsun demiştim….etrafın tadını çıkar..hayatımda gördüğüm en güzel ağaç…çikolatalar ve şekerler var…(Hala da sıkıldığım kalabalık ortamlarda kırılarak mırıldanırım bu lafı “olsun, etrafın tadını çıkar…”.....)

Yemekler bitmiş..bazı çocuklar annelerinin kucağında uyumaya başlamış…partinin bittiği hüznü içime yavaş yavaş kaplarken…..Neol Baba elinde koca bir çuvalla salonun ortasına geldi…Şimdi ismini okuyacaklarım gelip benden hediyelerini alabilirler dedi…ve mikrafonla sevencen bir şekilde tek tek isimleri okumaya başladı....Kalbimin ilk defa duracağını o an hissettim...böyle bir heyecanın varlığımı beni etkilemişti..yoksa koca salonda ismi yankılanan çocuğa verilen hediyeyi herkes alkışlarken, birazdan benim de aynı o çocuk gibi hediyemi alırken mutlu olacağımı düşündüğümden mi ne, herkes gibi Neol Baba’nın çevresindeki çember olan çocuklardan biri olmuştum..(Orkun nerde o anda gene tabii ki bilmiyorum, onu takip etmeyi yemeğimi yemeden önce bırakmıştım zaten….)

İsimler okundu tek tek…..hediyesini alanlar hızla açtılar paketlerini…ezberlemişler gibi tepkileri, hepsi hediyesini görünce çığlık atıyor…birbirine gösteriyordu..birazdan ben de öyle olucaktım..

..............zaman geçiyordu..

Hala okunan isimlerde yoktum..….yavaş yavaş çember dağılmış, 3-5 kişi kalmıştık…ağlamaya başladım….yüreğimin ilk burkulması da bu diye hatırlarım hep…ismim okunmamıştı…babam kucağına aldı…”biz bu partiye biliyorsun davetli değil, Orkun’nun anne babasının misafiri olarak geldik. Sen bu yuvada olmadığın için senin ismin çıkmayacak Simla’cım..ağlayarak bu güzel günü bozma.. (“ağlayarak bu güzel günü bozma”, partiden bi hayat dersi daha !! ).”….çuvalda bi sürü hediye olduğunu ve neden bunların bi tanesi de benim olmasın diye babama sorarken, Orkun’u uzaklarda yeni kovboy şapkası ve oyuncak tabancayla oynarken nihayet görmüştüm. (partideki tek dostum ben ağlarken oynunu hala bozmamış, aksine yeni oyuncaklarıyla gayet de mutluydu…)

Babam, eğer o çuvaldan bir oyuncak bana verilirse, gerçek sahibi olan çocuğun adı okunduğunda hakkı olan oyuncağı alamayacağını anlattı….Babamın ben ağlarken bunu sabırla anlatması ve dediklerinin doğru olduğunu anlamam bile yetmiyordu gözyaşlarımı durdurmaya…

O sırada Orkun’nun babası yanımıza geldi...niye ağladığımı sordu...ne olduğunu öğrendiğinde Neol Amca’nın yanına gitti bi hışımla...(babam, biz konuştuk hallettik rica ederim, ayıp yapmayalım demesine rağmen..)Bir iki laf etti, biraz sesini yükseltti…Ee misafir çocuk, şimdi hediye almasın mı, dediğini hala hatırlıyorum…Neol Baba’nın beyaz sakallarından sevecen dolu gülümsemenin gittiğini ve çuvala elini daldırıp diğer çocuklara verirken ki gülümsemenin aksine isteksiz…neşesiz…biraz da fırça yediği için sinirli bir paketi Orkun’nun babasına uzattığını gördüm.

Ortamın tadı tuzu kaçmış…elimde oyuncağım olmasına rağmen, belki ismim herkes gibi okunmadığı için çok da mutlu olamamıştım…….(şimdi ne zaman, bir hak aranması gerektiğinde mantığımla bunu yapmanın başkasına zararı ya da kuralları çiğneme olasılığı var deyip sustuğumda, benim adıma gidip kim konuşsa buna sevinmek yerine gerilmelerim de bu yüzdendir belki..) ”ee zaten de kalkıyorduk bahanesiyle” …biraz sevimsiz bir toparlanma ve…Orkun “baba 5 dakka daha “ dediği için azar işittikten sonra ilk partimden ayrılışım böyle gerçekleşti…

27 yıl sonra, hiçbir yılbaşı partisinde, yılbaşında ağacında ve Neol Baba gördüğümde aklıma o gün gelmezken….aksine, hala yılbaşı süslemeleri ve partisi beni hep mutlu ederken, nerden aklına bu hatıran geldi diyorsanız….az önce Pati’yi bahçede dolaştırırken yerde gördüğüm oyuncak yüzünden…Çalıların arasında bez bir kukla duruyordu...bana, o yılbaşı partisinde hediyemi açtığımda çıkan kukladan beri, sevmem kuklaları…..kukla olanları…..

1 Nisan 2009 Çarşamba




Gerçeklerle ne kadar yaşayabiliyoruz….neyi ne kadar kabul ettiğimizi sanıyoruz…unutmakla kabullendiğimiz sanmak…kabullendiğimizi düşündüklerimizle hatırlamasını tercih ettiklerimizi cımbızla seçer gibi hafızamı atarken…nasıl hayatımızın gerçeklerini kabul ediyoruz…

bu güne özel midir bilmiyorum bu soru ama, sabahtan beri hayat bana bu soruyu sordurdu …hem de güzel bir bahar gününde…serin ama güneşli havada…sabahtan başlayan bu iç sorum…akşam üstü son damla ile devam ederken …,içim katıldı resmen…

Kurallarım ve ben…. (sana bir şey olmaz…) …

Hani..sıkıldık diyoruz..bunaldık…vs..sonra bir şey oluyor..akıyor hayat yine..güzel gülümsüyorsun..hatta dilinde bi türkü de oluyor…zıplayarak yürüyor ruhun…sonra “pııt” bişi oluyor…kızıyorsun…neden enerjimi alıyorsun diyorsun …
Karşındakine de soruyorsun aslında….dolaylı da olsa…

Kabullendiklerimiz aslında ne kadar kabul ettiklerimiz…gerçeklerin üzerini krema ile süsleyip görmezden mi geliyoruz ya da gözümüze güzel görünmesini mi sağlıyoruz… sonra birisi kremasını bozduğunda tadımız kaçıyor….bu mudur …bu kadar basit mi kurduğumuz kule….efsanevi Babil kulesi gibi…yüksek görkemli kulemiz…tanrıların kızdırılması gibi birileri kızdırıp bizi…sözüm ona kabul ettiğimiz gerçeğimizi ise tekrar ve tekrar duyduğumuz….aynı Babil kulesindeki işçilerin bir lanetle ayrı dillere bölünmesi gibi, içimdeki her duyguma yabancı kalıyorum….

(güçlü göründüğüm için mi incinmediğimi düşünüyorsun…hep..! )

Ben kimsenin gerçeklerini karışmam…neyi ne kadar kabul ettiği ile ilgilenmem…kendi edindiğim dersi başkalarıyla paylaşırken başkası niye cesur değil, yüzleşemiyor gerçekleriyle demem…diyen olursa da gülümserim…..

Kötülük olmasa iyliğin anlamını bilmezdi insanoğlu..o zaman şeytan aslında bize en yüce bilgiyi öğretendir…dün akşam okuuğum kitapta bundan bahsediyordu…. Yeni yazımın konusu bu olucaktı…

Ama…..,

Gerçekleri ancak yüzümüze çarptıklarında sinirlenmediğimiz zaman kabul etmiş oluruz…..ama yıllar yıllar geçse bile…nihayetinde oh sinirlenmiyorum artık o lafa dediğimde bile…ancak kuytu bir yerde herkesten gizli ağlamadığımda artık, işte o zaman Büyümüş olucağım..….
…………