14 Şubat 2009 Cumartesi



12 – 13 yaşlarımda artık ne yapıyorsam…belki derslerim bozuluyordu…belki bi saygısızlık..ya da zamanında değil de, yarım saat eve geç geliyordum.neyse, annnem şöyle diyordu ..” tamam, bir daha sinemaya gitmek yok…” ya da..” tamam, bir da Moda’ya arkadaşlarınla gitmeyeceksin..”..Moda’da oturan ve o yaşlarda olan her insanın kabus cümlesi bu olsa gerek…. O an, odama koşarak gider, aynı filmlerdeki gibi, yatağa tam dik değil hafif yan uzanır….ağlardım….sanki önümde sonsuz bir kapı kapanırdı….Bir de o yaşları bilirsiniz…sanırsınız ki, hayat hep öyle sürecek…gerçekten de bi daha asla Moda’ya çıkamayacağımı sanırdım…... hiçbir zaman 18 yaşına basamayacağımız ya da hiç 30 olmayacakmışız diye düşünürsünüz ya….”bir daha Moda’ya gitmeyeceksin”lafı…..öyle içime otururdu…

O yasaklar sanki uzun yüksek bir kapıydı…arkası sonsuz mutluluk ,diğer tarafta kalan ben, kapının yanındaki duvara sırtımı verip yere oturup ayaklarımı kendime doğru çekmiş ağladığımı düşünürdüm….ne kadar ağlardım bilmiyorum ama, sonunda hep uyuyakalırdım…(şimdi bile bir şeye üzüldüğümde gidip direk vurup kafayı uyumam, belki o dönemden kalan bir alışkanlıktır…kimbilir..)

(Tabii ki bu yasakların bana söylenmeyen bir süresi vardı..sonra sanırım düzelirdim (ne demekse) ya da annemin sadece kendisinin bildiği ceza sürem dolardı…ve açılırdı kutsal kapı…)

Zamanla başka kapılarda çıktı karşıma…kapandığında aynı şekilde kulaklarımı sağır eden sesiyle koşarak yatağımda ağladığım…bazen arkam dönükken kapanmış da ben daha sonra fark ettiğim….büyük kapılar…yüksek kapılar..ahşap kapılar…demir kapılar…cam kapılar ( ki en tehlikelisi buydu, çarptıktan sonra fark ederdiniz orada bir kapı olduğunu...)…otomatik kapılar (aslında normalde herkese kapalı ama bi şekilde bana açılan..)…tabii ki herkesin olduğu gibi benim de, bir tane KALE kapım oldu…surlarının çevresinde yıllarca dolandığım…(iyi de oldu… )

“açıl susam açıl” daki gibi bazı kapıları yıllarca açmak için sihirli kelimeleri ararken kendimi telef ettiğim zamanlar da oldu…sonra öğrendim ki; kapalı kapıyı ancak sahibi açabiliyordu…..

Yüzüme kapılar kapanırken….benim de kapattıklarım oldu..bilinçli – bilinçsiz…bir kısmını açıp daha sonra özür dilediğim…ya da kapıya ekstra bir kilit daha taktırdığım.…Ve..,içimde kapattığım kapılar oldu…süresi dolan odalarıma son kez bakıp çıktıktan sonra kapattığım kapılar…(şimdi arada bir tozunu almak için girdiğim….gülümseten odalarım..)

Keşke hiç kapı’lar olmasa diyemiyoruz yine de…..düzen için….kaos olmaması için…Belki henüz açılması doğru olmayan önümde bir sürü kapı var…belki günün birinde açılacak belki hiç açılmayacak…olsun…!!...tüm kapı önünde bekleyenler çok iyi bilir ki, doğru kapı ise,.. o, …bir gün mutlaka açılacaktır..

Ek Bilgi : kapı yerine “sineklik” olmuyormuş..bunu da tecrübeli bir kapı sahibinden öğrendim…. : )

10 Şubat 2009 Salı




Geçen akşam bir arkadaşımla konuşuyorduk..”ya sana bişi anlatıcam....ne düşündüğünü çok merak ediyorum..”.dedi....şimdi giriş cümlesi böyle olunca sıkıntı bir konuya girdiğimizi anladım...

Arkadaşım yıllar önce çıktığı bir kızdan bahsetti..2 yıl kadar çıkmışlar..sonra kızın ihanetini fark edip ayrılmışlar..kıza ayrılmadan önce bir kez sordum dedi...”beni aldattın mı”...hayır dedi gözümün içine baka baka...oysa elimde çok sağlam kanıtlar da vardı dedi...ben de birşey söylemeden ...peki deyip ayrıldım dedi...

Bak aradan yıllar geçti..evlendim...( o kızla ayrılalı 8 yıl olmuş sanırım..) Hayatımdan da memnunum...ama, onun bana attığı bu kazığı unutamadım dedi...canı yansın istiyorum onun da....özür dilesin...pişman olsun istiyorum dedi...sakın ama hala ona aşık olduğumu düşünme dedi...düşünmem dedim gülümseyerek...insan birine hala aşıksa, zaten canı yansın istemez..sadece, sen içinden geçen öfkeni ona söyleyememişsin dedim.

Eğer bir anı eksik yaşarsak....bir olay tamamlanmadan rafa kalkmıyor sanırım...aklımızın bir yerinde hep...hep...başa döne döne takılıyor...ve nereye gidersek gidelim, o olay bizle geliyor...bu belki eksik bir ayrılık da olabilir...kızgınlığımızı saklamış da olabiliriz......son bir konuşma yapılmadıysa....son söyleceklerimiz içimizde kaldıysa..ne kadar görüşmesek de...hangi yeni hayatları kursak da....ve ne kadar yeni hayatımızda mutlu - başarılı olsak da...söylenmeyen sözler hatırlandıkça içimizi kavuracaktır...

Carpe-diem’in anlamını biliyorsunuzdur...” Anı yakala/ yaşa”...ama, bunu acaba genelde “bir daha mı geleceğiz dünyaya amannn oohh eğlenelim boşverelim herşeyi ..!!..” diye mi algılıyoruz bi tek..”anı yakala”..belki sadece tadını çıkar zamanın demek değil....belki söylemek istediğin birşey varsa, duygularını tam söyle...dur-düşün ve söyle, demek...hissettğimizi paylaşmadığımız sürece (iyi ya da kötü) anı zaten nasıl yakalarız ki başka türlü.....biriyle bir daha hiç görüşmeyeceğini,...hatta söyleyeceğin şeylerin birşeyleri değiştirmeye yetmeyeceğini bilsen de ....açık açık konuşmanın en iyisi olduğunu düşünüyorum.....

Çok gurur kırıcı bir durum mudur....birine karşı kırıldığımızı...üzüldüğümüzü hatta ona aşık olup yerlerde süründüğümüzü anlatmak...karşımızdakinin bizi anlayıp anlamaması da tabii ki konuşma kararımız için bir kriterdir ama....küçük duruma düşüceğimizi sanıp, efeler gibi ortamdan ayrıldığımızı sanmak, yıllar geçtikçe içimizden geçenleri söylememek aslında “kaçırdığımız o an” yüzünden asla yeni bir an’a geçememek demektir.....

Senin yüzünden zaman takılır oraya...!!!...başkasında ararsın sonra sebeplerini....

Bazen konuşmak birşeyleri eylemsel olarak değiştirmeye yetmez..tekrar eskiye dönmek için, tekrar kırılan kalbi onarmak için...ve ne kadar arasak da herşeyi düzeltecek olan o büyülü kelimeleri asla bulamayacağız belki....Ama, bence öyle anlar da bile içimizden geçenleri karşımızdakiyle paylaşmamız gerekir...ki, o anı kapatıp yeni anlara geçebilelim.....

31 Ocak 2009 Cumartesi


“ıssız adamı” ı seyrettim……. ( nihayet…) film hakkında yorumlarım olucak ama, seyretmediyseniz (en son ben seyretmişimdir diye düşünüyorum ama…) isterseniz okumayın….


Mekan, müzik ve konu tam bu yüzyılımızın şehirli kadın – erkek ilişkisine uygun olmuş. Eskilere ait şarkılarla filme bir renk vermek son yılların modası gibi..(buna örnek olarak bazı dizilerde de yaşıyoruz zaten.. ) sonucu, kesin zafer oluyor gibi…Günümüzdeki yeni şarkılara belki bu kadar güvenilmiyor ya da belki bi önceki neslin - şimdi anne baba olmuş- insanlarını da filme/ diziye eski çağrışımlarıyla ayrı bir gönül bağı yapıyorlar…(aa, ben lisedeydim bu plak çıktığında...., gibisinden..)


Mekanları beğendim…evler , lokanta ve mutfak….(Beyoğlu da geçmiş ve şimdi duygusunu vermek için ..) Büyük mutfakların sade şık güzel yemekleri…çalışan dünyamızda ölmeyen insan değerlerini anlatır gibi….biraz şarap, ahşap masa ve plak….bu da hoşuma gitti, ki genelin hayır diyemeyeceği bir atmosfer….

Filmin konuyu işlemesi - çok bilindik bir konu olmasına rağmen- bunalımlı değildi…Ama bardak kırılması ve ardından Alper’in ağlaması, umarım kötü bir tesadüftür…çünkü aynı “an” Murathan Mungan’nın bir hikayesinde, ayrıldığında günlerce tepkisiz – normal hayatına geri döndüğünü sanan adamın mutfakta bulaşık yıkarken ayrıldığı sevgilisinin ona aldığı bardağı elinden kaçırıp kırıldığı anı hatırlattı…orda da, adam yere çöküp ilk kez ağlıyordu…bazen içimize attığımız tepkiler, çok sonra çıkar’a güzel bir göndermeydi yine de…


...vee Ada'nın Alper'in çoçukluğunun geçtiği eve...odasına gitmesi...bir insanı sevdiğimizde geçmişte biz'siz geçen anını merak ettiğimizi, kıskandığımızı gösteren..sanki ara yılları kapatma isteği ile dolu, o buruk telaşı anlatmada çok başarılıydı...


Oyunculara gelince….film eleştirmeni değilim ya da oyunculuk dersi almış biri de….ama sanki Alper daha inandırıcı geldi bana……nedenini bulduğumda çok güldüm kendime, çünkü bir erkek için çok da zor bi rol değildi…evet, uçlarda yaşıyor….yanlız ( ıssız ?!) …para sorunu yok…zevkli, entelimsi …kendini tek bir konuda, yemek yapmada, geliştirmekten diğer geri kalmış yanlarını unutmuş biri….dışardan bakıldığında yaşamayı seven, sevdiği işi yapan, dış görünüşünde de anlaşıldığı gibi, ortamında her zaman şık olan, kollarına herkesi (!!) kabul eden ve belki sırf bu yüzden içine kimseyi sokamamış biri….bana çok tanıdık geldi bu tanımlar….gülümsemem bu yüzdendi…..sevmekten korkan erkekler bulduklarında da korkakça harcarlar….içlerinde hep bi umut vardır…bu sefer böyle olmayacak diye….ama, olur : )


Ada…..doğaldı….genelinde çok rahat, gerçek gibiydi…kendi parasını kazanan, esprili, biraz dişi oyunlarını bilen, okuduğu kitaplarla donanımlı olduğu için insanın yüzüne bakıp onlar hakkında yorumlar yapma yeteneğini gösteren ( nefret ederim böyle anlardan da ama …neyse, iyi olmuş diyelim ) kaderi çözmüş de yine de aşktan kaçamayan biri….bir tek dolma yediği o mutfak sahnesinde .....bir tek o sahneyi başaramamış….en dokunaklı sahne…doğal değil de yönetmenin defalarca “ kestiiiiiikk” sesiyle bölünüp daha güzeli çekilmeye çalışılmış….en güzeli sonra “bu “ diye filme eklemişler…….

Tabii ki herkesin an’lar karşısında vereceği tepki farklıdır….tepkisi yanlış diye “olmamış” demiyorum..söylemek istediğim doğru/ yanlış tepki değil yani…sadece…sırf orayı gerçek oynayamamış gibi geldi..ne küfür ettiği an…ne tokat attığı an…ne saçını düzeltmeye çalıştığı an…gerçekten duyduğu sözlerin öfkesini, kırgınlığını, “olsun biliyordum”larını verememiş……ne dağıldığını görebildim ben…ne şaşırdığını..ne dik durduğunu ..ne bitti’nin inkarını…ne kızgınlığını…

Dediğim gibi etrafımda bir sürü insan filmi seyretmişti…ve evli kadınların birçoğu eminim gururla içlerinden ya da eşlerinin yüzüne karşı şunu demişlerdir…”bak, ben olmasaydım sen böyle ıssız adam, olurdun”….( bazı kadınlar, bayılır kahraman olmaya…En büyük kahramanlık görevleri de bir erkeğin hayatına girip onu kurtarmaktır…) …ne deyim, zaferlerine gölge düşürmeyeyim…varsın onlar öyle düşünsünler….

İşte, Alper’ler bu korkuyu yenemeyeceklerini anladıklarında da bir kadını kahraman yaparlar…ıssız adamın, bu sefer de “kalabalıklardaki ıssızlığı” başlar…(“ ıssız adam” kalmayı tercih edenlere, korkularını kabul ettiklerinden belki de, yine de saygım daha çoktur..)

Ada’lara gelince……..umarım hayatınızda olucaksa,….bir tek “ıssız adam” olur……

Not: Çoğu kadın arkadaşım çok ağlayarak seyrettiklerini anlattı….sorarsanız sen nerde ağladın diye….tek bir yerde… Kavga edip ayrılma sahnesinde son kez Alper’in evinden çıkarkan Ada, tekrar geri dönüp mutfağa, unuttuğu bir şey var mı diye etrafa bakındığı o kısa anda,…… uzun ağladım…..

4 Ocak 2009 Pazar




Bir korkunun göstergesi mi yoksa muhteşem bir savunmanın zaferi mi tartışılır, herkesin bildiği gibi uzaydan bakıldığında güzel dünyamızdan görülen tek insani yapı Çin Seddi’diymiş… M.Ö. 7. Yüzyılda Chu Krallığı tarafından yapılan bir kısım duvarlar M.Ö. 221’den itibaren de birleştirilmeye başlanmış..20’den fazla krallıkta her döneminde uzamış…uzamış bu duvar….


Yapılış nedenleri kimi tarihçilere göre Hunlara karşı akınları korumak, kimi tarihçiye göre içten kaçışları önlemek kimisine göre de tek yönetimde birleştiğini herkese göstermek ( bu son madde bana biraz daha düşük bi ihtimal gibi geldi….neyse..)


: )


Biliyorum 2008 yılı iç hesaplaşma yazım için tarihi bakımdan geç kaldım…ama 2009 ‘un şu ilk günlerinde fırsat bulup hesaplaşmalarım sonucu çıkan bakiyeyi paylaşmak istedim…
2008 yılı benim için, içimde yıllardır inşa ettiğim Çin Seddi’mi yavaş yavaş yıktığım bir yıl oldu…bu fikre yılın son günleri yaşadığım birkaç hatırlatma olayı ile daha iyi anladım.. neden böyle bir set kurdun derseniz….bakın içinize özenle, kesin sizin de bir dönemden sonra artık yüksek duvarlarla içinizi ayırdığınız birileri vardır.


Uzun zamandır görüşmediğim, görüşemediğim –belki kaçtığım – insanlarla aynı ortamlarda olmak…, artık korkmuyorum tarzı bir gülünç yiğitlik sayesinde değil de düşersem yaramın şiddetine göre tekrar kalkmasını biliyorum cesaretiyle oldu sanırım… belki eskisi gibi sıcak bir ortam değildi…ama, yıkılan duvarlar arasında ruhumu daha “özgür” hissettim..aslında korunma için yapılan duvarlar içerden baktığımızda da bizim bir parçamızı hapsetmiyor muydu…


İnsanlara karşı kurduğumuz “setler” var…belki haklı olarak belki korkarak….biliyorum kırılan yerlerimizle herkes gittikten sonra oturup onarmak kolay değil. Ama ben 32 yıllık hayatımda şunu anladım ki kendimizi korumak adına yapılan o kurduğumuz setlerde arka tarafında hapis kalan hep biz oluyoruz…kırılmamak adına hayatın bir parçasını kaçırıyoruz, ki herkes bilir ki hayat bir bütündür…her parçası önemli olan…her parçasıyla arkamızı dönmeden mücadele etmemiz gereken..


Çin Seddi’nin duvarlarının yüksekliği dört ile altı metre arasındaymış. Seddin genişliği ise atlar, arabalar ilerleyecek kadar rahat…200 metrede bir de gözetleme kulesi ya da kale var. Aslında aynı içimiz gibi değil mi…kaçtığımız insanları da belki ara ara gözetlemiyor muyuz…yaklaştı mı..yaklaşıyor mu….diye..


Çin Seddi’nin bu gün bile üç bin kilometrelik kısmı ayaktaymış. Benim de içimde de setler henüz tam yıkılmadı. Ama korkusuzca başladım işte bir yerinden.…


Ee peki kırılmak istemiyorsak ne yapalım mı diyorsunuz….bunu da şarabımdan bi yudum aldıktan sonra buldum. İç dünyanızın etrafına set çekmek yerine girişe bir tane manyetik dedektörlü kapı koyun.. : ) hoşuna gitmeyen yanları o kişinin, kapıdan geçerken kesin ötecektir…direk dürüstçe söyleyin “yapmayın “diyin…eğer hala yapıyorsa, sokmayın kapınızdan… böylece ne siz bir duvarın ötesinde korkak hapis hayatı sürersiniz ne de hayatın diğer tarafını…yani diğer yaşanması gereken hayatları, sırf korktuğunuz için kaçırırsınız…

2009 hepimize “ iyi gelsin”……

16 Aralık 2008 Salı







Kuzguncuk’da Çınaraltı diye bir kafe vardır..Ama kafe diye yazdığıma bakmayın çok daha samimi, deniz kenarındaki çay bahçelerini andırır.

Lise 1’deyken okul kırdığımız bir gün tesadüfen bulmuştuk orayı...sonra da müdavimi olduk oranın...hala ara ara giderim....hayattan sıkıldığımda ordayımdır..

Okul kırıp gittiğimiz dönem, orda kitap okurduk...(evet, okul kırıp kitap okurduk !!) ...denize bakıp hayaller kurardık..günlük yazardık....hayatın tamamı bizimdi sanki...bilirsiniz o yaşlardaki duyguları...dünyayı sallamaya gücümüz vardı...

Çınaraltı Kafe’de çoğu zaman köşedeki hep aynı masada yaşlı bir adam otururdu....Hırkalı sakallı bu adam, sürekli birşeyler okur...masasına oturan olursa dinler....birkaç kelime ile sanki karşındakinin konusunu özetler...ne söylediyse karşındaki hep masadan mutlu, derdini bırakarak giderdi...Sonra sonra, yan masadan onu dinlemeye başladığımızda onun farklı bi dille konuştuğunu anladık..hayır, Türkçe konuşuyordu ama...sanki birşeyleri çözmüş..aşmış..ama son derece alçakgönüllü..bilgisini sunarken sanki normal birşey paylaşıyor gibiydi...Zaten sinirlenmeye çok da yatkın olduğunu anladığımızdan sonra fark ettik ki, aslında herkesle de konuşmayı çok tercih etmiyordu...(sanırım, ancak beladan başını böyle uzak tutabiliyordu.....)

Araya yaz tatili mi girdi...bilmiyorum...bi süre gidemedik hiç..sonra bir yerde, karşıma o yaşlı adamın resmi çıktı...adının Can Yücel olduğunu öğrendim. Şimdi size tuaf gelebilir..” Yuh bu kadar da cahilllik olmaz” diyebilirsiniz...Can Yücel’i tanıyordum tabii...ama resmini hiç görmemişim..belki de dikkat etmemiştim hiç...ve o zamanlar -benim neslim ve üstü bilir- internet gibi birşey yoktu..- ....ee, anlatttığım gibi o kafede gördüğüm yaşlı adam da hiç dünya şairi edasıyla oturmuyordu...yanına gelenler de gayet ona “normal” davranıyordu... Hani bi imza alabilir miyim....gibi birşey hiç duymamıştık....sadece bilgili ve “farklı “ olduğunu anlardınız, eğer benim gibi resmini hiç görmeseniz bile.

...............................................................................


ABD Başbakanı George W.Bush, Bağdat’da yaptığı ziyarette, kendisine sinirlenen bir Iraklı gazeteci ayakkabılarını yüzüne fırlatmış. 2 deneme de başarısız olsa da tüm dünyaya “büyük haber “ oldu...

Gazatesi haklı mıydı -...haksız mıydı....sonuçta bir ülkenin başbakanına yapılacak hareket miydi....değil miydi...yok yok..hiç bu konuya girmeyeceğim....

Bu olayı seyredince aklıma, Can Yücel geldi....(hemen yan masamızdayken onu tanımamanın verdiği kendimi ayıplama duygusu hiç bırakmamış olucak ki, daha sonraları onun hayatını hem büyük bir keyif ile hem de içim sızlayarak okudum.)...Bir gün arkadaşları her zamanki saate Can Yücel’i Çınaraltı’nda göremeyince meraklanıp içlerinden birini onun evine gönderirler...Evine giden arkadaş, kapıdan içeri bir girer ki, Can Yücel. Yerde oturuyor bi elinde şişesi içiyor, diğer eli ve ayaklarında kanlar boşalıyor...bi çeviriyor ki kafasını odadaki televizyonıunda ekranı tuzla buz....”Can abi, ..abi nedir bu halin...noldu...nasıl oldu...gel, kalk hastaneye gidiyoruz ..” derken olayı öğreniyor...Turgut Özal’ın televizyonda halka verdiği bir beyanatına deli sinirlenip ayaklarıyla televizyonu tekmeliyor....televizyonu kırınca oturup içmeye devam ediyor..

: )

İşte Can Baba..!!.. Bir sürü çevirisi, kitapları, şiirleri olan... evinde neredeyse Brezilya’dan Norveç’e kadar dünyanın birçok ülkesinin şairlerine ait kitapları arayan, bulan, alan kişi....parası bittiğinde, evindeki eşyaları satsa da oda oda kitaplarını dokundurmayan insan...

Kimbilir Turgut Özal’ın hangi sözüne sinirlenip kendinizden geçmiştiniz....hiç kuşkum yok ki, haklıydınız...Keşke bu gün hala hayatta olsaydınız derdim ama, eminim şimdi Türkiye'deki Siyaseti görseniz sinirlenmekle de kalmaz.......,yıkılırdınız...

15 Aralık 2008 Pazartesi



Son yazımı yazdıktan sonra....üzerinde çok düşünmediğim birşeyi düşündüm.. (okumadıysanız lütfen önce bi önce ki yazımı okuyun...) ...gerçekten bir ilişkide ne kadar “kendimiz” oluyorduk....evli olsak bile..eşimiz bizi “tam” olarak ne kadar tanıyabiliyordu....ya ondan önce ki bizi..ne kadar biliyordu.....(kişilik olarak..)

Acaba ilişkilerde yenile yenile...incili incile.....farklılaşıyor muyduk ikili ilişkilerimizde artık...daha güçlü görünmeye ya da tam tersi....daha duygusalsak bunu daha saklayan tipler mi oluyorduk aynı şeyleri bir daha yaşamamak için....acaba biten bir ilişkinin muhasebesini doğru çıkartabiliyor muyduk...yoksa daha kötüsü, bunları fark etmeden tamamen iç güdüsel olarak mı değiştiriyorduk, kendimizi yani....

Son yazımdan misafir olan 3 kişi...Serpil...Volkan ve Elif....

Yazımı okuyanlardan bir sürü “serpiller” çıktı ortaya....bir kısmı bu durumda kendileri de olsa Elif’e karşı böyle davranacaklarını söyledi..bir kısmı, daha sonra Volkan’la evde kavga ederdim sanırım dedi..bitmiş gitmiş daha ne konuşuyorsun eski sevgilinle..diye dedi..

:))

Bir tanesi, buna benzer durumu hatta çok da yakın bir zamanda yaşadığını anlattı.. ....tam Carrefour’da alışveriş yaptıklarında eşinin eski sevgilisiyle karşılaşıp ayak üstü bir yerde kave içtiklerini söyledi...üçü ! :) çok şaşırarak dinledim...

Hem çoçukluk arkadaşıymışlar hem de lise - üniversite dönemi çıkmış eşi..şimdi o kadın da evli ve 2 çoçuğu varmış..hey dur biraz dedim...doğru söyle tipi nasıldı dedim, hiç de eşimin anlattığı gibi değildi dedi....doğumdan sonra kilolarını verememiş ve saçının boyası da gelmişti dedi..” gülüştük..”...ve sen ise o gün çok hoştun, di mi “ dedim...evet..akşama bi arkadaşlara gideceğimiz için dedi saçım fönlüydü...

: ) işte dedim bu yüzden....eğer o kadını güzel bulsan...ya da sen o gün bakımsız..her hangi bi alışveriş günün de olsan...eminim kave içme fikri hoşuna gitmezdi..dedim...durdu, hafifçe gülümsedi, olabilir dedi....

Bir kısım etrafımdaki Serpiller de, “anne - oğul” ilişki diye tabir ettiğim durum için “ işte buna uyumlu evlilik deniyor Simla’cım” dediler...peki dedim sen soruyor musun bir bira daha içsem bana dokunur mu, diye dedim...ben dedi ne kadar içmem gerektiğini biliyorum dedi...
Yani eşin sana sormadan bilemiyor... Peki ! : ))))) buna uyum demeniz güzel bi kılıf dedim.
Haliyle bozuldu.....amacım bozmak değildi oysa...sadece bu durum karşısında şu fikirde olmaları; ne kadar uyumluyuz.... ..birbirimizi ne kadar süper tamamlıyoruz ....o, ben olmasam yaşayamaz, ne kadar da sözümü dinliyor (seviyor yani beni! ) diye tanımlamaları ilginçti... Ama kesinlikle yargılamak değil amacım....bi önce ki yazımda dediğim gibi serpillerin istediği volkan gibiler, volkanların istediği ise serpil gibiler....

Ehh, o zaman benim de “anne - oğul” ilişkisi dememin bir sakıncası yoktur sanırım...bu da benim tanımım.... : ) ....lütfen bu yazıyı okuduğunuzda da bana kızmayın, eleştirin..ama kızmayın... : I

2 tane de Volkan çıktı...... : )

Onlar da “ anne - oğul” ilişkisine takılmışlardı...(kabus mu oldu bi terim yaa :) )
İkisi de bilerek sorduklarını, çünkü daha sonra eğer yanlış bişi olursa, bunun dırdırını çekmenin daha beter olduğunu söylediler...onlar bu duruma “sor - kurtul” bağı diyorlarmış...zaten bi süre sonra bu olay otomatiğe bağlanıyormuş....

Neyse...bi önceki yazımdan sonra çevremden aldığım tepkiler bunlardı...paylaşmak istedim...
Hiç Elifler yok muydu ? Diye sorabilirdiniz....hayır...hiç kimse gelip, işte bu olaydaki Elif bendim demedi....diyemedi belki de, bilemiyorum.....kişisel fikrim, çok büyük bir cesaretti Elif’in yaptığı....beki de yazımın başında dediğim gibi, o gün Elif olanlar artık “ serpil “ olmuştur...kimbilir....serpil olmak kötü mü ? -hayırr hayırr...sadece “değişmişler “ demek istiyorum...

Şunu iyi biliyoruz ki, Kader Melekleri olaylar karşısında herkese karşı çok adil olmasalar da , kendi aralarında bazı insanlara karşı çok iyi şakacıydılar......



* tablo : Hephaistos- Zeus ve Hera'nın oğlu ve Aphrodite ve Kharis'in eşi, Ateş ve Volkanların tanrısı

11 Aralık 2008 Perşembe




Fırsat buldukça haftada 1-2 saat de olsa dünya ile tüm bağlantımı kesip, şalterleri kapatırım…bu özel anlara sadece kitabım ( ya da dergi….) – sigaram ve kutsal kahvemi alırım….Geçen gün bu anı yaratabildiğim yer, bir kafeterya oldu…malum sigara yasağı da var…kafeteryanın bahçesine dona dona otururken çantamdan kitabımı da çıkartıp dünya ile ilgimi kesmiştim..

15 Eylül 1993 yılında aldığım Murathan Mungan’ın “Yaz Geçer” adlı şiir kitabı…içinde düz yazılar da var…evde kütüphanemde bile aradığımda bulamazsam 3-4 dakika panik yaşatan kitabım…hem acılarıma dil olmuş hem de şahitlik yapmış kitabım…her seferinde okusun diye bir arkadaşıma verdiğimde geri alana kadar bana yürek çarpıntıları yaşatan kitaplarımdan biri…”ya kaybederse arkadaşım…” diye…yenisi alınmaz mı..alınır tabi….neyse..şimdi kitabı bitiren arkadaşımdan geri almış çizdiğim yerleri okuyordum :

“konuşamadıklarımız bir bulut kalınlığında
Duruyordu aramızda
Oysa konuşsak ya da dokunsak birbirimize
Çekip gidecekti içimizdeki korkunç noksanlık…..”

..kitaba dalmışım…….

Taaa ki…..yan masamdan gelen şu cümleye kadar….” Evet, önce başkasıdır sandım ama..seni görünce şaşırdım, çünkü o kadar ısrar etmeme rağmen 4 sene boyunca Newyork’da benle bir gün bile Starbucks’da kahve içmemiştin.. sevmiyorum kahvesini diye..”

aa—oo ?!? …..sizi bilmem ama, benim kulaklarım bu cümleyi duyunca ister istemez şaşırdı ve sesi söyleyen ağzı ve duyan kulakları merak etti…tabii ki başımı çevirip baktım…..34-35 yaşlarında gözlüklü hoş denilebilecek bir erkek masada oturuyor ve karşısında daha hafif çilli, gülümsediğinde yanağının iki yanında da gamzesi olan benim yaşlarda bir bayan ayakta duruyordu..

sanırım….garip olan bu karşılaşmaya ben de istemeden tanık olmuştum…yoldan geçerken kız, tanıyıp durmuştu anlaşılan….

“mail attım bi kaç kez doğum gününde ama sanırım almadın” dedi kız…çocuk Türkiye’ye döndüm 3 sene önce…artık burada yaşıyorum dedi….kız çok şaşırdı…aa demek kesin dönüş yaptın, hem de beni bile orda yaşamaya ikna etmişken dedi kız…..(nedense burada içimde takıldığım nokta kızın ikna olması değildi…..mailleri ile ilgili bir durum söylemişti kız…çocuk ise buna cevap vermemişti…nedense o an cinlerim bana çocuğun evlenmiş olduğunu fısıldadı…geçmişinden kaçanların modern dünyamızda adres değiştirmek yerine “mail adreslerini” değiştirdiğini biliyordum…)

Ortak tanıdıkları sadece Amerikalı arkadaşlarıydı anladığım kadarıyla…bi kaç yabancı isim geçti…kız Facebookta ‘da onu bulamadığını söyledi ..çocuk yine ustaca konuyu değiştirdi…(inatçı bi kız…aramış bayağa anlaşılan..ve cinlerim tekrarladı…”kesin evli”….ofiste de birkaç arkadaştan eşlerini facebook’a girmeye izin vermediklerinden ya da eşlerinin eski sevgilllerini sayfalarında engellediklerini duymuştum….)….

İşin tuaf yanı….gerçekten onlara baktığımda….”büyülü bir çift “ gibiydiler….birbirlerini tamamlayan…o kaçamak cevaplar dışında …eskilerden bahsedildiğinde sanki hiç ayrılmamış gibi konuşan…tatlı gülüşen…öyle çiftleri çok uzaktan bile fark edebilirsiniz….sevimlilikleri yapay görünmediği için sinirinizi bozmaz . sanki çevrelerinde sihirli bir çember vardır…..her çiftin yakalayamayacağı…hatta insan kendi hayatında bile az yakalayabildiği bir uyumdan öte gizemli bi bağ….

Tam ben bunları düşünüyordum ki sanırım cinlerimin atladığı detay da bu olmuştu…masaya bir bayan yaklaştı…yani artık erkeğin yanındaki koltuğun sahibi…çocuk biraz panikle biraz da dolan sürenin hüznüyle mi deyim…tanıştırayım eşim serpil…serpil bu da elif dedi……..(evet sadece “elif” !!)

………..Elif kalakaldı….sanırım Serpil’i hiç duymamıştı….oysa serpil elif’i duymuştu sanırım. Uzun zamandır merak eden gözlerini, Elif’i süzerek doyuruyordu….”tanıştığımıza memnun oldum dedi…ve ekledi…tuvalette o kadar çok sıra vardı ki bi de kahve alma kuyruğuna giremedim…lütfen her zamankinden kahve ve cevizli kek alır mısın Volkan’cım....”….

……………..elif’in fazlalık olduğu an !......iyi günler diyip gitti….

Bir sigara daha yaktım….keşke Elif ile ben de kalkıp ortamdan gitseydim ..o an masadan kalkamadım…….düşündüm….belki üçü için de zor durumdu….kim Elif’in yerinde olmak isterdi…ya da Volkan’ın…?...Serpil’in…?.....

Bir süre sonra görevini tamamlayan Volkan masaya döndü….”cevizli kek bana dokunur mu Serpil” dedi…

:)) bu erkeklerde çok güldüğüm bir andır….eşlerini anne gibi gören…böylelerini tanırsınız…..sürekli bir şeyi yapmadan önce bidi bidi dönüp eşlerine sorarlar…iş hayatlarında başarılı kariyerli erkekler eşlerine sürekli ” bu montla üşür müyüm… “..” bir çay daha içsem dokunmaz di mi..” başım ağrıyor hangi ilacı alayım…” diye sonu gelmeyen sorular sorarlar …sanki dünyaya yeni ayak basmış…sanki…eşi olmasa bir dilim ekmek bile yemeğe karar veremeyecek erkek tipi….böyle çiftlere anne-oğul çiftleri derim….oysa biraz önce elif ile konuşurken ne kadar dengedeydi, en azından sevmediği kahvesini bile 4 yıl boyunca diretebilmişti…..

Yeter ! ….dayanamayacağım dedim….anlaşılan volkanların istediği eş türü Serpiller….Serpiller mutlu Volkanlar mutlu ise…Eliflerin keşke çok üzülmeden fark edip “Volkan” gibilerine aşık olmak dışında hatalarının olmadığını bilseler….diye düşündüm..

Asıl amacım “yaz geçer “ ile ilgili bir yazı yazmaktı….ama…sanırım, tam da bu kitaba uygun bir olay yaşamıştım….tam toparlanıp kalkıyordum ki karışan sayfalarda karşıma çizdiğim şu yazı çıktı:

“Gittin..Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza..Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana…"



* tablo : Pavement Cafe at Night - VAN GOGH