7 Ağustos 2008 Perşembe



Aslında bu gün yazma değil de okuma günündeydim ..sabahtan beri tırtık tırtık birşeyleri arıyor ve okuyordum..İçimden ve aklımdan yazmak gelmiyordu hiç ..(Aynı bedende olsalar da ikisi de ayrıdır ya..)


Biraz önce bir arkadaşımdan bir mail geldi. Bii süredir evindeki akvaryum balıklarını satmaya çalışyordu. Hiç yardımcı olamadım ama elimden geldiğince de satma aşamasını dikkatle dinlemeye çalıştım.. Aslında akvaryum ortamından ve balıklardan hiç anlamam...Balıklardan hiç anlamadığım zaten tarihimle de kanıtlanmış bir deneyimdir ya...neyse : )


Tabii ben hemen eskimiş eşyalardan bile kolay kolay ayrılamayan, atamayan biri olarak arkadaşıma, balıklarından ayrılmaya nasıl karar verdiğin diye sordum..Evindeki balıkların davranışları, cinsleri itibariyle sertmiş biraz...yokyok..yanlış okumadınız...öyleymiş...
Arkadaşım, onları satıp yerine “discus cinsi balık” almaya karar vermiş...


Bu discus cinsi balıkların huyu-suyu daha yumuşakmış....ve balıklar dünyasında “aşk balıklarıymış”...Balıkların da aşkı olur mu demeyin....tamam, biliyorum bir balığın hafızası beş saniyeydi..beş saniye öncesini hatırlamayan balıkların da iyi huylusu - kötü huylusu var oluyormuş demek ki...o kadarcık sürede bile aşk yaşan balıkçıkların diğerlerinden bir farklılığı olması da enteresan...ve enteresan, insan demek ki, balıkta bile duygusal olanını arıyor... : )

Şimdi insanların aşkları - balıkların aşkları ile karşılaştırma ya da insan hafızası ne kadarlık bir süre akılda bırakıyor ki aşkı....çekip gitmiyor...süründürmüyor...hadi daha da alamadım hızımı da devam ettim yazmaya ve : ) uzaktan birini severken de akvaryumda misali, dokunamasak da duygusal olanını seçmeli....vs tarzı bi devam bekliyor olabilirsiniz..ama yok...başta da dediğim gibi bugün “yazı” havamda değilim..... : I


Sadece, Discus cinsi balık ile tanıştım...memnun oldum..yanlış balık seçmeyin sakın siz diye yazıyorum...her ne kadar akvaryumlarında yaşasalar bile...hafızaları beş saniyecik olsa bile...sizi mutsuz edebiliyorlar demek ki....dediğim gibi balıklardan anlamam...ama, belki karşıma çıkan discus olmadığı içindi... Kimbilir ; )

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Kalbim sanki kavgalar aşklarla yoğruldu
Bir öfke ve bir isyan bir hırstır gidiyordu
Yabancıydım kendime
Sevgin bedenimde yalnızlığı örüyordu…………….

……bi kış çok moralim bozuktu…hatta kış başıydı…kuşların getirdiği haberler canımı yakmştı…ruh gibi gezdiğim bi kaç günden sonra…karşıma, radyoda bu şarkı çıktı….kilitlenmiş gibi kalmıştım….buydu işte benim halim…tam da bu !!şarkıyı da ilk defa duymuyordum…ama, şarkının ilaçlık vakti şimdiye kısmetti….sezen söylüyordu...

Osmanlı tarihini araştırıyordum o kış…konumda Fetret Devri’idi….moralim bozukken, Yıldırım Beyaz’ın oğullarının savaşı devam ediyordu…onlar tahtı paylaşmaya çalışıyordu, ben yeni bana ulaşan bilgilerle dağılan ruhumun yeni tahtını kurmaya çalışıyordum….

Bir hasret acısında bir an kendimi gördüm
Bakışım bencil gibi oysa insancıl özüm
Bir umut çiçek açtı sanki gözlerimde
Yarınlara dostça güldüm….

….bazen en doğru tanımasını istediğiniz kişi sizi yanlış…hem de tamamen yanlış tanır ya…. Düzeltmek istedikçe durumu, daha da karışır olaylar….içinden çıkılamaz hal alır…öyleyken her şey bıkarıp gitmiş biri olarak…” hey bak o kadar bencil biri değilim” demeye fırsatınız yokken….

Bu şarkı yapışmıştı bana…..sanki her yerde bu çalıyor gibi….bana umut veriyor gibiydi..Fetret Devri’inde Mehmet Çelebi (1. Mehmet) kardeşi Musa Çelebi’yi Rumeliye göndertmişti. Başarı sağladığı takdir de tahta çıkacağına söz vermişti.....(güven konusu tarih boyu sorun olmuş yani..)

Duygular yüreğimde yıllarca boğuştu
Artık o deli nehir denizler de duruldu….

…….sonra başka sorunları gördüm…başka dertleri fark ettim diyelim..kendi derdim..minnacık kalmıştı..acıtıyordu ama…minikti işte evrende….O sıralarda Bursa ‘da 1. Mehmet, kardeşini boğdurmuş, tahta çıkmıştı…(nerde verilen sözler di mi..) padişah 1. Mehmet'ti …Fetret Devri bitmişti..kanlı..ama bitmiş… taht dolmuştu…ben durulmuştum…

Geçip gitti fırtına
Rüzgar meltem oldu
Yağmur oldu
Güneş oldu

……………şimdi ne zaman bu şarkıyı duysam…o zaman bana gelen dikenli bilgiler ve Fetret Devrini hatırlıyorum….kendimi güçlü hissediyorum bu şarkıyla….1. Mehmet kardeşlerini boğarken ben de öfkemi boğmuştum…tarih bunu da yazmalıydı…..

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Yurdu için yüksek bir ülkü ya da görev uğruna ölen kimseye şehit deniyormuş. Tam açıklaması bu Türkçe Sözlük’de. Diyelim kesmedi beni bu kadarlık açıklama ve “şehit düşmek” e de biraz bakındım.. Şehit düşmek : İmânı, vatanı ve kutsal bir amacı uğrunda savaşırken ölmek....eeh yani baktığım diğer sözlüklerde de aşağa yukarı aynı anlamlar var.

Konya Balcılar’da yurt binasının patlaması sonucu ölen bir kız çoçuğunun babası, patlamayı medyanın abarttığını ve ölen çoçuklarının şehit...kalanların ise gazi olduğunu söylemiş ve eklemiş : “Bizim çocuklarımız baleye, diskoya, bara gitmiyor, köpük banyosunda ölmüyor. Bazı medya grupları neden çok abartıyor, aklım almıyor...” (aklını yesinler.....,varsa ! )

Kızını kaybetmiş bir babanın duyguları bunlar..Kuran Kursu’nda öldüğü için şehit diyor kızına....eğer, burda değil de saydığı yerlerde (bale..., disko.., bar) ölseydi ne diyecekti...? Baba dedi diye aynen yazdım.. Yoksa anlamış değilim, disko, bar’ın yanında “bale”nin niye geçtiğini..hoş, yer alsa ne olucak...disko mu kötü.....hatalar sadece barda mı yaşanır....

12 yaşında kızını kaybetmiş baba, hangi açıdan bakıyor ki Kuran Kursu Eğitimi’ne burda ölenlere şehit diyebiliyor..Neydi şehit düşmek : İmânı, vatanı ve kutsal bir amacı uğrunda savaşırken ölmek....

Bu çoçuğunu kaybetmiş babanın eğitimini, yaşam tarzını, çoçuk yetiştirme şeklini de sorgulamıyorum...Kanunlara uygun olduğu sürece herkes çoçuğunu istediği kursa, spora, sanata gönderebilir. ( ki yıkılan kız yurdu da kaçakmış..neyse..)

Sadece içime oturan birilerinin karşısına dikilip çoçuğunun hakkını araması gerekirken, ortadaki yanlışlığı önce kendisi örtmeye çalışıyor...Şimdi ben tutucu bir ailenin 12 yaşında başı kapalı bir kızı olsam, babama akşam sorardım..” Babacığım ben de böyle ölürsem bir gün, sen de benim için şehit deyip geçicek misin...kimlerin hatası, gözyumması diye araştırmayacak mısın ölüm sebebimi..?”

Bu düşünceye sahip baba ve ona hak veren insanlar ! Sizleri nasıl yok sayarım ya da nasıl aynı dünyada yaşadığımızı kabul ederim bilemiyorum... ama, umarım, her gece dua ettiğim Allah ile sizin Allah’ınız bile aynı değildir......

3 Ağustos 2008 Pazar

Biraz tembelliğimden biraz da hayat izin vermedi diyelim, Atlas Dergisi’nin Temmuz sayısını dün gece bitirebildim. O yüzden yazım da Ağustos’a kaldı…pardon : (

Dergide bu ay, benim ilgimi çeken konular dışında öylesine hızlı geçtiğim sayfaların birinde Sultansazlığı – Kuşların Dönüşü bölümü ilgimi çekti..Hani bazen haberlerde filan görürüz : Kuşların Dünyadaki Göç yollarını takip eden araştırmacılar vardır. Onları hiç anlayamasam da saygı duyarım. Bir olaya kendilerini mesleki anlamda adayan her insana duyduğum saygı gibi…

Benim yapamayacağım türde bir iş....Sabırla ve merakla çeşitli sürüngenlerin – böceklerin içinde gelecek kuş türlerini beklemek..gerçekten sevilmese…gerçekten gelecek o kuşlara değer verilmese yapılamaz gibi geliyor bana…Doğada olmak tabii ki güzel..ama, düşünsenize sazlıkların içinde etrafınızda sinek, böcek ve sempatik su yılanları gezinirken…..ıııııh hh ıhhhh almayayım…yapamam….

İşte tam yine saplantılı bu fikirlerle okurken yazıyı , Sultansazlığına yakın Sindelhöyük beldesinde yaşayan çobanların konuşma bölümüne gelmişim. Bir tane çoban kışın oraların nasıl soğuk geçtiğini anlatıyordu. Bu soğuk günlerde göl birden donarmış. Yine böyle ani bir donma günü flamingolar koşarak uçabilen hayvanlar olduğundan ( bunu da bu yazıda öğrendim. Flamingo havalanmadan önce birkaç adım koşması gerekiyormuş…) buzda ayaklarının üzerinde değil uçmayı yürüyemiyorlarmış bile buzdan. “bacaklarını toparlayıp toparlayıp 300-500 tanesini böyle uçurdum” diyordu çoban….

Kalakaldım…….300-500 tane…sanki 3-5 taneden bahseder gibi…sanki…10 dakikalık bir işi anlatır gibi…sanki ayda on bin doları nasıl kazandığını anlatır gibi….sanki dünyayı kurtaran adam ödülü almış da milyonlara ekrandan yaptığı kahramanlığı anlatır gibi…..tabii ki bu sanki’lerin hiçbiri değil..aksine…öylesine yapmış….flamingolar için…benim yazdığım sankiler bizim hayat’dan SANKİ’ler…bizim hayat kriterlerinden….

Hiçbir karşılık beklemeden….o çoban soğukta yapmıştı bunları….tek derdi flamingolar uçabilsin….” Çoban işte başka ne işi olucaktı” diyeniniz varsa lütfen….çıksın sayfamdan ! kendini bulunmaz hint kumaşı sananlara bir şey ler yazmayalı uzun süre oldu…

Hepimiz çok yoğunuz di mi…hepimiz çok önemli şeyler yapıyoruz hergün…bilmez miyim…

Bu gün DOĞA için sen ne yaptın…hia ? Evindeki kedi-köpek beslemenin, salonda dekorunu beğendiğin için süslü saksılarına su vermenin ve akan musluğunu fatura çok gelir diye kapatmanın dışında….sadece DOĞA için…, bu gün sen ne yaptın..!!

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Süper “bi dün gece” geçirdim..Yeğenim Didem ve taaa 11 yıldır görmediğim, çok uzaklarda yaşayan halamın torunu Deniz ile....duygulandık....gülüştük...dedikodusunu yaptık geçmişin....geleceğin umutlarını saçtık birbirimize...

Ama benim bu gün asıl anlatmak istediğim, başka bişi..Didem bi haber almış...Eski Zalim’inden diyelim...(eski sevgili desem kuruca, yaranın derinliğini vermez, bilirsiniz..)...ve bu haberi ona koşa koşa yetiştiren ise, bir Didem’in bir arkadaşıymış....Yeni sevimsiz haber, Didoşumun moralini bozmuş tabii...niye sana söyledi dedim..kızmadın mı...arkadaşım teyze, nasıl kızıyım dedi....


“ arkadaşım...nasıl kızayım...”

...........


Neden bazı (!) Arkadaşların görevi...bizleri yaralayıcı haber taşımaktır...dürüstlük ile acımasızlık arasındaki çit...biraz daha yüksek olmalı ...

Var mı siizin de öyle arkadaşınız..” Ben öyle insanlarla görüşmem...o kişilere de arkadaş demem” demeyin....herkesin ister istemez..bi dönem.., çevresinde böyle biri olmuştur..ya da kurtulamamış hala, çevresindedir...Zevkle canını yakan, yaran kabuk bağlamadan hemen yeniden kanatan...omzu hazırdır da ağlaman için, keşke hiç ağlatmasan, dedirten...

Benim de vardı böyle bi arkadaşım....şimdi çok sık görüşmüyoruz....malum, sebebini sormaya gerek yok... : ) ha daha kötüsü, içmeyi de sevmezdi....sadece omzunu uzatırdı., ağlama yastığımı yani. ..Efsunlu bi yanı mı vardı arkadaşlığımızın, yoksa ben mi mazoşisttim, bilmiyorum.. :)) Ama uzun süre kızamazdım, kızdığım da bile....

Ara ara aklıma geliyor, bi kaç kere gördüğümde O’nu mutsuz - huzursuz gördüm...Baktım içime, onu böyle görmek de hoşuma gitmedi...yaralarımın neşteri olsa da her ne kadar, mutlu olmasını istiyorum....onu affettim çünkü... Ve affettiğim için, bir başkası olmayacak yaralarımı kanatan ....

29 Temmuz 2008 Salı

Kendimizi ne zaman...ve nasıl değerli hissederiz...

Evet, Külkedisi’nin yazısı ve Rapunzel ile yapılan muhabbetden sonra ben de bişiler karalamak istedim...

Külkedisinin konuyla ilgili olarak, bir insanın kendini değerli hissetmesi aileden başladığını belirtiyor..Demek ki bi başlangıç noktamız var elimizde ..., evet katılıyorum...Ailede söz hakkının verilmesi, fikrinin sorulması, çoçuğa değersiz hissettirmeden yaptıklarının yönlendirilmesinde bile bu duyguyu tam ya da eksik verilebilinilir.

Peki...diyelim ki temel yılları da hiç fena atlatmadık...gençlik yıllarının sarsak gönül dönemlerinde yaşadıklarımız.....sahip olduğumuz dostluklar...biriken yanımızla kendimize bi “değer” biçtik.....yine de gidip neden bizi değersiz hissedene aşık oluruz....bence bu da kuşbakışı bakıldığında tuaf bi durum olmuyor mu ..?...ne, beklenti mi dediniz.....o kişinin bir gün fark edip bize değer vermesini beklemek mi amaç....?...neden ki..kadınların fetih başarısını tatma hesapları mı yoksa...zoru elde etmenin verdiği güç ?...haz ?..o yüzden mi hiç ruhları öpülmemiş kurbağaları arıyoruz....ilk öpen biz olalım da tarihe geçelim... ??..biz prenses isek, ne bu hala hırs ?...eksik olan değer duygumuzun bi başka rengi mi...??

Vildan bir keresinde bana, O’nu bir kartal olarak görüyor olabilirsin, ama unutma ki, süzülürken kanatlarının altındaki rüzgari sensin demişti....doğru muydu, bilinmez... kendimi değerli hissetmiştim...ama, Vildan söylemişti..

Demek ki, bazen kendimizi değerli hissettmemiz için sadece “duymak “ yetmiyor...doğru yerden duymak gerekiyor....hatta belki illa O’ndan duymak gerekiyor....Nazlı ve kırılgan bir değer dünyası mı yaratılmış herbirimizin içinde..?...istediğinden duymak, duyamayınca da kendini “unutulmuş” gibi hissetmemize sebep olan....

Aşk insanı evet, kör ediyor olmalı....seçilen kurbağalardan belli...bi tane öpülmüşünü bile göremiyoruz...ve bi akşam otururken huzurlu yerimizde, bir soru geliyor karşına..” Pekii, o niye sinema saati sana göre ayarlamazdı” diye...kalakalıyorsun koltukta.....
...yutkunuyorsun...geçmiş de olsa, hala fark edemediklerini fark ediyorsun...kendimiz aşıkken değer vermeyen yine “kendimiz” oluyoruz...aşk adına... anlayışlı olmak adına....
Değerlere biz mi anlam yüklüyoruz....herkes gel diyebilir..ama birisi öyle bi “ gel hadi” der ki....kafdağını aşmaya yetecek güç buluruz...o “ gel hadi” de....o kadar değerli hissederiz kendimizi...o kadar özel.., önemli....ve güçlü..!!!.

Biriyle beraberken kişinin kendini değerli hissetmeli elbette ... Naçizane tavsiyem, aşıkken çok bunu önemseme...keza, dünyanın en şanslı insanısın sen zaten ...aşık’sın....!!!
Ama, aşk yoksa ve sen karşındakinden değer bekliyorsan...çok da dolanma sokaklarında..., bazı şeyler öğrenilmez..karşına çıkar ve yaşanır sadece....bunu kabul etmek gerekir...
Ve bilirsin ki, bi prenses.., bi prenses ise gerçekten..., düzen gereği zaten bir gün Kraliçe olucaktır...

23 Temmuz 2008 Çarşamba

75 yaşındaki Suna Pekuysal, dün vefat etmiş. Bu sabah, Milliyet Gazetesi’nde hayatını okurken, ilk rolü olan “gelin” oyununda, küçük bir rolle, bir bulaşıkçı kız rolüyle tiyatroya geçiş yaptığını yazıyordu. Bu rol sadece bir cümleymiş. “Affedersiniz matmazel, geçiyordum da...”…bu kadar…tek bir cümle !!! .. ve bu cümle ile oyundaki en inandırıcı rolü oynayan seçilmiş…..Bunu okuduğumda çok etkilendim. Tek bir cümle ile oyundaki diğer zor rolleri canlandıranlar kadar etkili olabilmiş, dedim…

Sonra düşündükçe aklıma, hani hayat bir tiyatrodur, deriz ya…Bizim kendi oynumuzda tek bir cümle ile acaba kimler bizde iz bıraktı….?...tek bir cümle ile haberleri bile yokken bizi etkiledikleri..kısa anlarda….ve bir daha görmesek de onları….asla unutamadığımız bir laf, bir duruş …kısaca iz bırakanlar…

Aklıma hemen, 16 yaşımdayken sarsak bir günde….mucize bir ortamda (ki mucize kelimesi tesadüf seçilmiş değildir…) Moda’da karşımıza meczup biri çıkmıştı..hangi yönden geldi…, bilinmez…dedi ki “ seveceksin ama belli etmeyeceksin “ dedi…sadece tek bir cümle …bunu söyleyip sanki 10 adım sonra kaybolmuştu….. hayatıma tek cümle ile giren esrarengiz adam , unutamadım seni…. ,

Nerde olduğumu bile hatırlamıyorum…gece miydi…akşamüstü müydü…o bile belirsiz…Sanırım 12 yaşındaydım.. annemlerle yemekteydik… “ iki yabancı “ şarkısı çalıyordu….yan masamızda bir çift vardı….şarkıyı birbirlerinin gözlerine bakarak o kadar tatlı söylüyorlardı ki…gerçekten gece karanlık, kalpler birleşmişti….Bir şarkıda görebilirdiniz aşkın ne olduğunu…..sadece gözlerinin içine bakarak mırıldanıyorlardı…..büyülü çift, unutmadım sizi, tek bir şarkı ile hayatıma girdiniz….

Bir keresinde de, nerdeyim yine hatırlamıyorum. Kahve içiyordum galiba, yaşlı ama ölçülü yaşadığı belli bir kadın yanıma yaklaşmıştı. “Sigaraya başlamana sebep olan dert, yıllar içinde bitse bile sigara hayatından gitmiyor” demişti…., ben, içme sigara yazık evladım diye öğüt vereceğini sanırken elindeki sigarasından bi nefes daha çekip yürüyüp gitmişti yanımdan…. Tek bir nasihat ile hayatıma giren gizemli kadın, yıllar geçtikçe Siz’i daha iyi anlıyorum …

……….ben kimin hayatında ne kadar rolledeyim??….kısa kesişimlerden sonra nasıl bir iz…duruş..sözüm kaldı…??

“Affedersiniz matmazel, geçiyordum da...”..lafıyla oyuna anlam veren Sayın Suna Pekuysal…, hayat denen bu tiyatrodan ayrılıp, gittiğiniz yerde, eminim ki en iyi şekilde bitirmenin huzuru içinde uyuyacaksınız…..