1 Kasım 2011 Salı




sonbahar.....

8 Eylül 2011 Perşembe






Babama, yeni alınan ev- yazlık - araba ...vs malların tapularını insanlar gösterdiğinde, o da, kendisinin dostlarıyla, arkadaşlarıyla, gidilen yerlerde çektirdiği yeni fotoğraflarını gösterir. Hayattan sadece anılarımızla ayrılacağız demenin ondaki yolu budur.

1829 yılında Jacques Mande ilk fotoğraf çalışmalarına başlıyor. Uzun ve zahmetli bir serüven. (bu konu için araştırırken bi yerde okudum, ilk fotoğraf, bir doğa manzarasıymış...8 saat sürmüş çekimi..) Daha sonraları 1837 yılında Daugerre ile birleşip fotoğrafçılığı geliştiriyorlar. Günümüze gelene kadar bir sürü kişinin emeği ve katkısı oluyor.

Burda konum, fotoğraf makinesi olmadığı için teknik bilgilere girmeyeceğim. :)

Babamın biriktirmeye çalıştığı fotoğraflar sayesinde, anılar'ın önemini anladım. Durduramadığımız zamana bu makineler sayesinde ufacık bir "an" da olsa gelecekte bize hatırlatması için iz bırakıyorduk.

Çünkü insan beyni unutmam sanır...ama, unutur. Sonra biraz yaş ilerleyince, iyi şeyleri unutmam kötü şeyleri unuturum der.. Oysa, bu sefer de bu dediğinin tam tersi olur...Daha daha iler ki yaşlarda ise, hiçbirşey hatırlamaz...

İşte öyle anlarda, ufak bi resim...bir yerlerde çekilmiş bir fotoğraf...yanında adını tam hatırlayamadığın o arkadaşın..ve arkanda ne kadar güzel bi manzaraydı şimdi hatırladım, dedirten resmin olmasa kaybolmuş bir anın olduğunu bile bilemezsin...o fotoğraf olmasa....

Anıları doğru biriktirmek de insanın hayatına karşı bi sorumluluğu diye düşünüyorum.

Tatildeyken eski mankenlerden ve bir süreliğine sunuculuk yapmış bir bayan ile aynı yerde kaldık. Gün içinde, o kadar yakındık ki ister istemez dikkatimi çekti. Tüm gün elinde cep telefonu - bilgisayarıyla oynayan bu bayanın 4 yaşındaki oğluna bakıcıları bakıyor, eşi de sürekli arkadaşlarıyla konuşuyordu. Ta ki gazeteciler gelip fotoğraf çekmeye başladığında çoçuğu ile ilgilenen muhteşem anne ve kusursuz eş "pozları" veriyordu...çekimler bitince yine kendi gerçek(!) dünyasına dönüyordu.

Ertesi günü gazetelerde, o eski güzel mankenin artık nasıl çocuğu için çırpınan anne...eşinin üzerine titreyen bir kadın olduğunu anlatan resimli haberlerini okurken, babamın anı biriktirme mantığını hatırladım.

Sonra böyle yaşayan insanları düşündüm. Çok suratsız, sinirli bir arkadaşım vardı, resimlerini görmelisin, o kadar hayat dolu ve sevecen gülümsemesi vardır ki, o kişinin yaşam enerjisiyle dolu biri olduğuna yemin edebilirsiniz.

Ya da o an aslında çok mutlu olup resimde mutluluklarını saklar poz vermeleri gibi...

Yanlış hayatların da doğru anları olmuyordu.

Babamla, 36'lık pozlarımızı fotoğrafçıdan aldığımızda heyecanla tek tek bakarken resimlere dokunurduk.

Şu an baktığımız gerçek olmayan sanal resimler arasındaki "o an " yalancılığını, albümlerde saklama ihtiyacı hissetmememiz bu yüzden olsa gerek...

26 Nisan 2011 Salı




Buraya yazmaya fırsatım olmayan bir kitap daha var. Elif Şafak'ın "aşk" adlı romanı...

bazı kitapları raflarından görünce hemen alıp okumaya başlarım..bazı kitapları o an alır, evdeki kitaplığımda bekletirim...bazı kitapları da (aynı bu kitapta olduğu gibi) kitapçıdaki rafında, defalarca gözgöze gelip, içim hazır almaya ve okumaya der...okuduklarımla yüzleşmeye o "vaktin" gelmesini beklerim...

Bu tarz bekleme en tuaflarındandır...neyi beklediğim belli olmayan zaman diliminde, öyle bir an gelir ki...evet ! derim....şimdi, içim hazır o kitabı okumaya...

Aşk'da, her bölümün "B harfi" ile başlaması, bölümler arasında 40 kuralla sufizm'i anlatmaya çalışması, geçmiş - gelecek kurgusu, doğadaki 5 element (hava,toprak, ateş, su ve BOŞLUK) kitabı oturttuğu güzel bi taslak olmuştu...aklımı aldı !!...

3 ay hastanede, anjiyo sonucu felç geçiren babamı beklerken, okuduğum kitaplar içinde "aşk", beni bambaşka etkiledi...ve fark ettim ki kötü zamanların en kusursuz kitabıydı. Hayatı, kaderi, inancı, aşkı, bağlılığı, sessizliği, gürültüyü, ortadan gitmeyi, iyi insanı, kötü insanı, ketumu, okurken....babam gibi olmuştu ruhum....konuşamıyordum..ruhumun bir yanını kımıldatamıyordum...ruhum, etrafa anlamsız bakıyordu....ruhumu aldı !..

...........................

Nedense ülkemizde çok kadın yazar/ şair yok...sanırım mevcutlarının da kıymetini biz pek bilmiyoruz. Romantik yazıları-mısraları erkekler yazarken, kadın okuyucular kendilerinin erkeklerden daha romantik olduklarını sanıyorlar..iş, al eline kalemi - kağıdı'ya gelemiyor.. (huooppsss, bu başka bi konu!)

Elif Şafak'ın ekteki habertürk'deki köşesinden... çok beğenerek okudum. "takıntı ile tutkuyu birbirine karıştırıyoruz sürekli" diyor ve ekliyor..."Oysa unutmamak lazım ki, nefsimize ağır gelen şeyde bizim için hayır var"....

uzun zamandır bırakma-vazgeçme ile ilgili bu kadar güzel bi yazı okumamıştım....

http://www.haberturk.com/yazarlar/621622-vazgecebilmeye-methiye




Son bitirdiğim kitap ile yazacağım yazım kafamda şekillenirken, şu anda okuduğum kitap (*), gündüzümü - geceme öyle bi kapladı ki...bir türlü aklımdaki o yazıyı yazamadım...Yazamadığım yazım bir köşede dursun...

(dün gece canavar'lı rüyamdan uyanıp bi önceki yazımı yazdıktan sonra..)

Bu gün otobüste gelirken, küçüklüğümüzden beri duyduğumuz cinli-perili hikayeleri düşündüm..sonra bi tane fıkra geldi aklıma...mutlaka duymuşsunuzdur :

3 arkadaş ormanda yürürken karşılarına bi CİN çıkar.. : )
Ve her fıkradaki " iyi cinler " gibi o klişe soruyu sorar..." dileyin benden ne dilerseniz...tek dilek hakkınız var ama " der..
Bir tanesi, şu an da Havai'de güzel kızlarla olmak istiyorum der..Biiicuuu !!! gider...Diğeri, bir şömineli dağ evinde sıırsız içki ve yiyecek ile kitaplarım yanımda olsun der..Biiiicuuuuuu !!! o da gider...
Sıra en sonuncuya gelir...durur düşünür...ne ister...ne ister...ya der, ben sıkıldım, gönderdiğin arkadaşlarımı yanıma bana geri getir derr.....
Biiicuuuuuuuu !! :)

Çok da komik olmasa da...sabah bunu düşündüğümde....cinli fıkramı....başka bişi fark ettim...aslında, yeni fark ettiğim için durum daha komik oldu.....

Kimle yola çıktığımız...yanımızda kimi seçtiğimiz...(dost, arkadaş, sevgili, eş...)bizi bazen sadece olduğumuz yerde saydırabiliyordu..

Kişisel hayallerimiz....onunla birlikte kurduğumuz hayaller...aynı değilse...en sona kalan(**), Cin'e dileğini söyleyip, sizi başladığınız noktaya atabiliyordu...

Biliyorum Cin'nin bi suçu yok...(zaten kaç kere hayatımızda "mucize" talebi çıkar!!..) Belki kurduğumuz hayallerin de büyüklüğü - küçüklüğü önemli değil...ama, yol arkadaşımızı seçen biz olduğumuza göre...hayallerinden daha küçük birini seçmek kendimize yaptığımız en büyük hataydı....




* Şu an okuduğum kitap "Esrarname", yazarı Ayfer Kafkas..

** Bu yazımı okuyup, madem öyle o zaman işi garantiye alıp Cin'in son sorusuna sen kal da diyenler olabilir. Onlara verilecek cevabım.., demek ki siz henüz tam anlamıyla "mucize" bi an yaşamadınız....o anda bunları düşünmeye çok fırsat olmuyor çünkü.. :)





Son zamanlarda duyduğum en mantıklı yanıt: " Canavar diye birşey yoktur.." diyen bir büyüğe, 3 yaşında bir çocuğun verdiği cevaptı..." Var...var..canavar diye birşey var..."

...gecenin bu saatinde uykumdan uyandıran "canavar"....!!

Hayat ile bilgilerimiz acaba çocukken çok daha sağlam ve gerçek mi...sonraları üzerlerine koymaya çalıştığımız bilgiler, hayatı öğrenmek adına koyduğumuz bilgiler, bizi hayatı anlamaktan, onu yaşamaktan daha da mı uzağa götürüyor...

Biz sembol bilgilerle hayata başlarken...karanlıktaki canavarlar..hadi hatırlayın küçükken bildiğimiz canavarları...dinlediğimiz masallardaki..canavar kalpli cadıyı...kralın kızının düğününe çağrılmadığı için düğüne basan cini...o gerçekleri sonra bi ömür unutmaya çalışırken...hayatta onlarla beraber yaşadığımızı farkına mı varmak istemiyoruz...."canavar yoktur" diyoruz....


Ben...,artık tekrar canavarlara inanıyorum..." var var....canavar diye birşey var...!!

20 Nisan 2011 Çarşamba







" ...anladım, senin sınavın ben değilim..."

24 Şubat 2011 Perşembe





Sahip olduklarımızı hak, sahip olamadıklarımızı bi haksızlık olarak görüyoruz...oysa, hepsi bi şanstı sadece....