26 Nisan 2011 Salı




Buraya yazmaya fırsatım olmayan bir kitap daha var. Elif Şafak'ın "aşk" adlı romanı...

bazı kitapları raflarından görünce hemen alıp okumaya başlarım..bazı kitapları o an alır, evdeki kitaplığımda bekletirim...bazı kitapları da (aynı bu kitapta olduğu gibi) kitapçıdaki rafında, defalarca gözgöze gelip, içim hazır almaya ve okumaya der...okuduklarımla yüzleşmeye o "vaktin" gelmesini beklerim...

Bu tarz bekleme en tuaflarındandır...neyi beklediğim belli olmayan zaman diliminde, öyle bir an gelir ki...evet ! derim....şimdi, içim hazır o kitabı okumaya...

Aşk'da, her bölümün "B harfi" ile başlaması, bölümler arasında 40 kuralla sufizm'i anlatmaya çalışması, geçmiş - gelecek kurgusu, doğadaki 5 element (hava,toprak, ateş, su ve BOŞLUK) kitabı oturttuğu güzel bi taslak olmuştu...aklımı aldı !!...

3 ay hastanede, anjiyo sonucu felç geçiren babamı beklerken, okuduğum kitaplar içinde "aşk", beni bambaşka etkiledi...ve fark ettim ki kötü zamanların en kusursuz kitabıydı. Hayatı, kaderi, inancı, aşkı, bağlılığı, sessizliği, gürültüyü, ortadan gitmeyi, iyi insanı, kötü insanı, ketumu, okurken....babam gibi olmuştu ruhum....konuşamıyordum..ruhumun bir yanını kımıldatamıyordum...ruhum, etrafa anlamsız bakıyordu....ruhumu aldı !..

...........................

Nedense ülkemizde çok kadın yazar/ şair yok...sanırım mevcutlarının da kıymetini biz pek bilmiyoruz. Romantik yazıları-mısraları erkekler yazarken, kadın okuyucular kendilerinin erkeklerden daha romantik olduklarını sanıyorlar..iş, al eline kalemi - kağıdı'ya gelemiyor.. (huooppsss, bu başka bi konu!)

Elif Şafak'ın ekteki habertürk'deki köşesinden... çok beğenerek okudum. "takıntı ile tutkuyu birbirine karıştırıyoruz sürekli" diyor ve ekliyor..."Oysa unutmamak lazım ki, nefsimize ağır gelen şeyde bizim için hayır var"....

uzun zamandır bırakma-vazgeçme ile ilgili bu kadar güzel bi yazı okumamıştım....

http://www.haberturk.com/yazarlar/621622-vazgecebilmeye-methiye




Son bitirdiğim kitap ile yazacağım yazım kafamda şekillenirken, şu anda okuduğum kitap (*), gündüzümü - geceme öyle bi kapladı ki...bir türlü aklımdaki o yazıyı yazamadım...Yazamadığım yazım bir köşede dursun...

(dün gece canavar'lı rüyamdan uyanıp bi önceki yazımı yazdıktan sonra..)

Bu gün otobüste gelirken, küçüklüğümüzden beri duyduğumuz cinli-perili hikayeleri düşündüm..sonra bi tane fıkra geldi aklıma...mutlaka duymuşsunuzdur :

3 arkadaş ormanda yürürken karşılarına bi CİN çıkar.. : )
Ve her fıkradaki " iyi cinler " gibi o klişe soruyu sorar..." dileyin benden ne dilerseniz...tek dilek hakkınız var ama " der..
Bir tanesi, şu an da Havai'de güzel kızlarla olmak istiyorum der..Biiicuuu !!! gider...Diğeri, bir şömineli dağ evinde sıırsız içki ve yiyecek ile kitaplarım yanımda olsun der..Biiiicuuuuuu !!! o da gider...
Sıra en sonuncuya gelir...durur düşünür...ne ister...ne ister...ya der, ben sıkıldım, gönderdiğin arkadaşlarımı yanıma bana geri getir derr.....
Biiicuuuuuuuu !! :)

Çok da komik olmasa da...sabah bunu düşündüğümde....cinli fıkramı....başka bişi fark ettim...aslında, yeni fark ettiğim için durum daha komik oldu.....

Kimle yola çıktığımız...yanımızda kimi seçtiğimiz...(dost, arkadaş, sevgili, eş...)bizi bazen sadece olduğumuz yerde saydırabiliyordu..

Kişisel hayallerimiz....onunla birlikte kurduğumuz hayaller...aynı değilse...en sona kalan(**), Cin'e dileğini söyleyip, sizi başladığınız noktaya atabiliyordu...

Biliyorum Cin'nin bi suçu yok...(zaten kaç kere hayatımızda "mucize" talebi çıkar!!..) Belki kurduğumuz hayallerin de büyüklüğü - küçüklüğü önemli değil...ama, yol arkadaşımızı seçen biz olduğumuza göre...hayallerinden daha küçük birini seçmek kendimize yaptığımız en büyük hataydı....




* Şu an okuduğum kitap "Esrarname", yazarı Ayfer Kafkas..

** Bu yazımı okuyup, madem öyle o zaman işi garantiye alıp Cin'in son sorusuna sen kal da diyenler olabilir. Onlara verilecek cevabım.., demek ki siz henüz tam anlamıyla "mucize" bi an yaşamadınız....o anda bunları düşünmeye çok fırsat olmuyor çünkü.. :)





Son zamanlarda duyduğum en mantıklı yanıt: " Canavar diye birşey yoktur.." diyen bir büyüğe, 3 yaşında bir çocuğun verdiği cevaptı..." Var...var..canavar diye birşey var..."

...gecenin bu saatinde uykumdan uyandıran "canavar"....!!

Hayat ile bilgilerimiz acaba çocukken çok daha sağlam ve gerçek mi...sonraları üzerlerine koymaya çalıştığımız bilgiler, hayatı öğrenmek adına koyduğumuz bilgiler, bizi hayatı anlamaktan, onu yaşamaktan daha da mı uzağa götürüyor...

Biz sembol bilgilerle hayata başlarken...karanlıktaki canavarlar..hadi hatırlayın küçükken bildiğimiz canavarları...dinlediğimiz masallardaki..canavar kalpli cadıyı...kralın kızının düğününe çağrılmadığı için düğüne basan cini...o gerçekleri sonra bi ömür unutmaya çalışırken...hayatta onlarla beraber yaşadığımızı farkına mı varmak istemiyoruz...."canavar yoktur" diyoruz....


Ben...,artık tekrar canavarlara inanıyorum..." var var....canavar diye birşey var...!!

20 Nisan 2011 Çarşamba







" ...anladım, senin sınavın ben değilim..."

24 Şubat 2011 Perşembe





Sahip olduklarımızı hak, sahip olamadıklarımızı bi haksızlık olarak görüyoruz...oysa, hepsi bi şanstı sadece....

23 Kasım 2010 Salı




İnsanlar mutlu olmak için, ellerinden geldiğini yaptığını düşünürler...Kimisi gerçekten mutludur da.... Kimisi de “ mutluluk anlardadır” deyip aslında yaşadığı tanımsız hayatın, kendince bir açıklmasını yapar...

Herkesin avuntusu kendisine...

Daha önce de yazmıştım...hepimiz kendi hayatımızda kral/ kraliçe olmaya çalışıyoruz....bunun için savaşlar veriyoruz...okullara bu savaş uğruna gidiyoruz....sonra iş hayatına atılıyoruz...aşık oluyoruz...iktidarımıza layık bir iş ve aşk/ eş seçiyoruz...iç güdülerimiz bile bu düzene uygun hareket etme dürtüsü salgılıyor bi süre sonra ...(öyle herşey otomatikleşmiş ki, fark etmiyoruz..)

Herkes, parayı...gücü...düzeni....iktidarını korumaya çalışıyor, buna hayat diyoruz...sonra neyse ki biri çıkıyor ortaya...içimizde az bi şüphe kaldıysa da “ mutluluk anlardadır” lafıyla...içimize su serpiyor...hıh !! di mi diyoruz...yani, yaşadığım anormal değil..herşey yolunda...dünyada çoğu insan aslında benim gibi sevdiği işi yapmıyor....dünyada birçok insan parayı, düzeni, gücü seçiyor...

.....para – düzen – güç !

Akşam yattığımızda yatağımıza bunlar sayesinde bir gün mutlu olacağımızı ya da bunlara sahipsek bunlar sayesinde mutlu olduğumuzu sanıyoruz..... ( Bazı zenginlerin para kaptırma endişeleri de bu yüzdendir...mutsuz olmaktan korkmazlar da, güçlerini kaybetmekten korkarlar..)

....................................

Şah & Sultan, İskender Pala’nın son kitabını okuyorum.

Kitapta Şah İsmail’i anlatırken, eşi Gülizar Begüm ve sevgilisi Taçlı Hatun ile ilişkilerinden de bahsediyor.. Eşi, saraydaki Şah İsmail’in yanında düzenin bir parçası ve şahın yerine gelecek kişiyi yetiştiren bir annedir. Taçlı Hatun ise, Şah’ın kalabalık hareminde en gözdesidir. Ona şiiirler okur, santranç oynarlarlar, birbirlerinin gözlerine bakarak anlaşırlar..kalabalık haremine rağmen, şah her gece Taçlı Hatun ile uyur...Şah’ın Taçlı Hatun’u anlatırken kullandığı tanım “ yanında mutlu olduğum tek insan” der... (bazı kaynaklar, Taçlı Hatun’u Şah’ın 2. eşi olarak gösterse de, okuduğum kitapta “eş” sıfatı resmi olarak geçmiyor..)


1514 yılında, Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim ile Çaldıran’da, savaşı kaybettiğini anladığında, o seçim anında, eşiyle savaş meydanından kaçar....Taçlı Hatun’u yanına almaz..bırakır savaşın ortasında....Devletin devamı için eşine ihtiyacı vardır çünkü... yanında mutlu olduğu kadına değil..Safevi Devleti’nin yerine geçicek olan oğlu “şah”’ın, o gün gelene kadar bir anneye ihtiyacı vardır..
Güç, düzen ve para ile olur.Devlet, güçlü bir Şah ile olur...Mutlu bir Şah, ile değil...


Kitabı henüz bitirmedim..ama bu sabah ağlayarak okurken, Şah’ın bu seçimini anlatış biçiminden ...mutlu olduğu kadını bıraktığı için, Tebriz’e döndüğünde yazdıklarından ....ve savaşın ortasında bırakılan Taçlı Hatun’un durumu fark ettiğinde, ne şekilde kabullenmesinden....ve seçilmenin vermiş olduğu sonsuz güçü tadan Gülizar Begüm’ün, sarayda Şah ile diyaloglarından inanılmaz etkilendim....

....yani, bazen .., karar anında seçeneklerimizde olsa bile, güç ve düzen adına, yıllarca aradığımız mutluluk seçmediğimiz şıkkımız olabiliyordu....


NOT:
1) Resimdeki Şah Sultan’nın tahtı... Bırakamadığı tahtının resmini ben merak ettim, siz de belki görmek istersiniz diye düşündüm..

2) Aşık olduğu kadın için İngiltere tahtını bırakan 8.Edward geldi aklıma....bilirsiniz o hikayeyi,
Tahta çıkıp kral olduktan sonra, Amerikalı Wallis Simpson’a aşık olur. Kurallar gereği evlenemeyeceğini öğrendiğinde, aşk’ı seçer....325 günlük tahtını bırakır..ve sevdiği kadın ile evlenir.. Sonra ne mi olur... : )) uzun uzun aradım internette...hiçbir bilgi bulamadım..
Malum; tarih, ünvanı gücünden, zenginliğinden gelen insanlar var iken, mutlu insanlarla çok ilgilenmez...

19 Kasım 2010 Cuma




M.Ö. 3000’lerde Güneybatı Asya’da tekerleğin icadı ile yollar yapılmaya başlanmış. Hatta Persler bir çok yere asfalt yol bile yapmışlar. Böylece daha kolay savaşıp ülke sınırlarını genişletmişler…

Asfaltı aslında ilk, yine tarih öncesi dönemde Akadlar bulmuş. “asfalitik” den geliyor kelime..anlamı, nesnelerin bağlanması geçirimsiz hale getirilmesi amacıyla bir bağlayıcı, demekmiş.

Perslerin yol yapımında kullandığı asfalt sanırım çok tutmamış olacak ki, sonraları daha çok tapınak – bina yapımı, gemi inşaatında kullanılmış. Ta ki, 1900’lerin başında otomobil kullanımı başlayana dek… Ama asfalt kullanımının asıl yaygınlaşma zamanı, 2. Dünya savaşının başlaması ile olmuş. O günden bu güne günümüze kadar yaygınlaşarak gelmiş.

Hayatta en çok düşmekten korktuğum için yolda yürürken hep başım önde yürürüm…Takılıp o düşme anı (düştüğümde canımın yanması tedirginliğinden öte..) sade o kontrol edemediğim düşme süresi benim kabusumdur.

Kötü yanı, yanımdan geçen insanları göremem…yolumun üzerindeki yeni açılmış/ kapanmış dükkanları göremem….ama yolları…kaldırım taşlarını iyi ezberlerim….yürüdükçe…geçtikçe aynı yollardan hangi taşın kırıldığını…hangi kaldırımın değiştiğini görürüm….

Yolları ezberlerim…

Otobüs beklerken durduğum kaldırımı, vapura koşarken bastığım asfaltı, birini beklerken durduğum yolun köşelerini hala unutmam…o sıkıntılı bekleme anlarımda, o günün stresi – sıkıntısı – neşesi ya da vasatlığı ne ise, yol bana yarenlik eder sanki..

Belki bu yüzden bir kere gittiğim bir yeri, ister otobüsten inip yürüyeyim. ..ister sırf yürüyeyim, öyle kolay kolay unutmam…

Belki bu yüzden gideceğim yerin kara yolu olmasını isterim…yol aldıkça içim de yetişebilsin, bana çok geride kalmasın…ve geçerken görsün isterim boş tarlaları…ıssız köyleri…küçük şehirleri..dağ başındaki o unutulmuş kulübeyi…büyümeyi bekleyen ekinleri… mola yerlerini….bir yerden bir yere yolda giderken o yüzden hiç uyumam…varacağım yere kadar geçtiğim yollar çok özeldir.

İçimde, varmak istediğim yere giderken geçtiğim yollar gibi….

Sürekli her gün yürüdüğüm yollarda kaldırımın aynı tarafından giderim…isterim ki, dün bastığım taşa bu gün de basıp merhaba diyim…yollarla iç bağ kurma YOLUM belki de bu…bilmiyorum…

Bastığım taşa çok yakın bir süre önce, uzun zamandır görmediğim bir insanın belki tam da oraya basmış olabileceğini düşler, gülümserim…

Yolları sağlam yapan dayanıklı taşları ise, insanı güçlü yapan da duyduğu sözlerdir belki… beğendiklerimiz…beğenmediklerimiz…ama, illa yüreğimizde sevgiye – nefrete giden yolu oluşturan söz taşları…

Adresini doğru aldığımız yolda bir kez dikkatli gitmek nasıl ki o yerin yolunu unutturmuyorsa, duygularımıza yol yapan taşları da iyi seçersek, asla belki kaybolmayız bir daha....