26 Nisan 2011 Salı






Son zamanlarda duyduğum en mantıklı yanıt: " Canavar diye birşey yoktur.." diyen bir büyüğe, 3 yaşında bir çocuğun verdiği cevaptı..." Var...var..canavar diye birşey var..."

...gecenin bu saatinde uykumdan uyandıran "canavar"....!!

Hayat ile bilgilerimiz acaba çocukken çok daha sağlam ve gerçek mi...sonraları üzerlerine koymaya çalıştığımız bilgiler, hayatı öğrenmek adına koyduğumuz bilgiler, bizi hayatı anlamaktan, onu yaşamaktan daha da mı uzağa götürüyor...

Biz sembol bilgilerle hayata başlarken...karanlıktaki canavarlar..hadi hatırlayın küçükken bildiğimiz canavarları...dinlediğimiz masallardaki..canavar kalpli cadıyı...kralın kızının düğününe çağrılmadığı için düğüne basan cini...o gerçekleri sonra bi ömür unutmaya çalışırken...hayatta onlarla beraber yaşadığımızı farkına mı varmak istemiyoruz...."canavar yoktur" diyoruz....


Ben...,artık tekrar canavarlara inanıyorum..." var var....canavar diye birşey var...!!

20 Nisan 2011 Çarşamba







" ...anladım, senin sınavın ben değilim..."

24 Şubat 2011 Perşembe





Sahip olduklarımızı hak, sahip olamadıklarımızı bi haksızlık olarak görüyoruz...oysa, hepsi bi şanstı sadece....

23 Kasım 2010 Salı




İnsanlar mutlu olmak için, ellerinden geldiğini yaptığını düşünürler...Kimisi gerçekten mutludur da.... Kimisi de “ mutluluk anlardadır” deyip aslında yaşadığı tanımsız hayatın, kendince bir açıklmasını yapar...

Herkesin avuntusu kendisine...

Daha önce de yazmıştım...hepimiz kendi hayatımızda kral/ kraliçe olmaya çalışıyoruz....bunun için savaşlar veriyoruz...okullara bu savaş uğruna gidiyoruz....sonra iş hayatına atılıyoruz...aşık oluyoruz...iktidarımıza layık bir iş ve aşk/ eş seçiyoruz...iç güdülerimiz bile bu düzene uygun hareket etme dürtüsü salgılıyor bi süre sonra ...(öyle herşey otomatikleşmiş ki, fark etmiyoruz..)

Herkes, parayı...gücü...düzeni....iktidarını korumaya çalışıyor, buna hayat diyoruz...sonra neyse ki biri çıkıyor ortaya...içimizde az bi şüphe kaldıysa da “ mutluluk anlardadır” lafıyla...içimize su serpiyor...hıh !! di mi diyoruz...yani, yaşadığım anormal değil..herşey yolunda...dünyada çoğu insan aslında benim gibi sevdiği işi yapmıyor....dünyada birçok insan parayı, düzeni, gücü seçiyor...

.....para – düzen – güç !

Akşam yattığımızda yatağımıza bunlar sayesinde bir gün mutlu olacağımızı ya da bunlara sahipsek bunlar sayesinde mutlu olduğumuzu sanıyoruz..... ( Bazı zenginlerin para kaptırma endişeleri de bu yüzdendir...mutsuz olmaktan korkmazlar da, güçlerini kaybetmekten korkarlar..)

....................................

Şah & Sultan, İskender Pala’nın son kitabını okuyorum.

Kitapta Şah İsmail’i anlatırken, eşi Gülizar Begüm ve sevgilisi Taçlı Hatun ile ilişkilerinden de bahsediyor.. Eşi, saraydaki Şah İsmail’in yanında düzenin bir parçası ve şahın yerine gelecek kişiyi yetiştiren bir annedir. Taçlı Hatun ise, Şah’ın kalabalık hareminde en gözdesidir. Ona şiiirler okur, santranç oynarlarlar, birbirlerinin gözlerine bakarak anlaşırlar..kalabalık haremine rağmen, şah her gece Taçlı Hatun ile uyur...Şah’ın Taçlı Hatun’u anlatırken kullandığı tanım “ yanında mutlu olduğum tek insan” der... (bazı kaynaklar, Taçlı Hatun’u Şah’ın 2. eşi olarak gösterse de, okuduğum kitapta “eş” sıfatı resmi olarak geçmiyor..)


1514 yılında, Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim ile Çaldıran’da, savaşı kaybettiğini anladığında, o seçim anında, eşiyle savaş meydanından kaçar....Taçlı Hatun’u yanına almaz..bırakır savaşın ortasında....Devletin devamı için eşine ihtiyacı vardır çünkü... yanında mutlu olduğu kadına değil..Safevi Devleti’nin yerine geçicek olan oğlu “şah”’ın, o gün gelene kadar bir anneye ihtiyacı vardır..
Güç, düzen ve para ile olur.Devlet, güçlü bir Şah ile olur...Mutlu bir Şah, ile değil...


Kitabı henüz bitirmedim..ama bu sabah ağlayarak okurken, Şah’ın bu seçimini anlatış biçiminden ...mutlu olduğu kadını bıraktığı için, Tebriz’e döndüğünde yazdıklarından ....ve savaşın ortasında bırakılan Taçlı Hatun’un durumu fark ettiğinde, ne şekilde kabullenmesinden....ve seçilmenin vermiş olduğu sonsuz güçü tadan Gülizar Begüm’ün, sarayda Şah ile diyaloglarından inanılmaz etkilendim....

....yani, bazen .., karar anında seçeneklerimizde olsa bile, güç ve düzen adına, yıllarca aradığımız mutluluk seçmediğimiz şıkkımız olabiliyordu....


NOT:
1) Resimdeki Şah Sultan’nın tahtı... Bırakamadığı tahtının resmini ben merak ettim, siz de belki görmek istersiniz diye düşündüm..

2) Aşık olduğu kadın için İngiltere tahtını bırakan 8.Edward geldi aklıma....bilirsiniz o hikayeyi,
Tahta çıkıp kral olduktan sonra, Amerikalı Wallis Simpson’a aşık olur. Kurallar gereği evlenemeyeceğini öğrendiğinde, aşk’ı seçer....325 günlük tahtını bırakır..ve sevdiği kadın ile evlenir.. Sonra ne mi olur... : )) uzun uzun aradım internette...hiçbir bilgi bulamadım..
Malum; tarih, ünvanı gücünden, zenginliğinden gelen insanlar var iken, mutlu insanlarla çok ilgilenmez...

19 Kasım 2010 Cuma




M.Ö. 3000’lerde Güneybatı Asya’da tekerleğin icadı ile yollar yapılmaya başlanmış. Hatta Persler bir çok yere asfalt yol bile yapmışlar. Böylece daha kolay savaşıp ülke sınırlarını genişletmişler…

Asfaltı aslında ilk, yine tarih öncesi dönemde Akadlar bulmuş. “asfalitik” den geliyor kelime..anlamı, nesnelerin bağlanması geçirimsiz hale getirilmesi amacıyla bir bağlayıcı, demekmiş.

Perslerin yol yapımında kullandığı asfalt sanırım çok tutmamış olacak ki, sonraları daha çok tapınak – bina yapımı, gemi inşaatında kullanılmış. Ta ki, 1900’lerin başında otomobil kullanımı başlayana dek… Ama asfalt kullanımının asıl yaygınlaşma zamanı, 2. Dünya savaşının başlaması ile olmuş. O günden bu güne günümüze kadar yaygınlaşarak gelmiş.

Hayatta en çok düşmekten korktuğum için yolda yürürken hep başım önde yürürüm…Takılıp o düşme anı (düştüğümde canımın yanması tedirginliğinden öte..) sade o kontrol edemediğim düşme süresi benim kabusumdur.

Kötü yanı, yanımdan geçen insanları göremem…yolumun üzerindeki yeni açılmış/ kapanmış dükkanları göremem….ama yolları…kaldırım taşlarını iyi ezberlerim….yürüdükçe…geçtikçe aynı yollardan hangi taşın kırıldığını…hangi kaldırımın değiştiğini görürüm….

Yolları ezberlerim…

Otobüs beklerken durduğum kaldırımı, vapura koşarken bastığım asfaltı, birini beklerken durduğum yolun köşelerini hala unutmam…o sıkıntılı bekleme anlarımda, o günün stresi – sıkıntısı – neşesi ya da vasatlığı ne ise, yol bana yarenlik eder sanki..

Belki bu yüzden bir kere gittiğim bir yeri, ister otobüsten inip yürüyeyim. ..ister sırf yürüyeyim, öyle kolay kolay unutmam…

Belki bu yüzden gideceğim yerin kara yolu olmasını isterim…yol aldıkça içim de yetişebilsin, bana çok geride kalmasın…ve geçerken görsün isterim boş tarlaları…ıssız köyleri…küçük şehirleri..dağ başındaki o unutulmuş kulübeyi…büyümeyi bekleyen ekinleri… mola yerlerini….bir yerden bir yere yolda giderken o yüzden hiç uyumam…varacağım yere kadar geçtiğim yollar çok özeldir.

İçimde, varmak istediğim yere giderken geçtiğim yollar gibi….

Sürekli her gün yürüdüğüm yollarda kaldırımın aynı tarafından giderim…isterim ki, dün bastığım taşa bu gün de basıp merhaba diyim…yollarla iç bağ kurma YOLUM belki de bu…bilmiyorum…

Bastığım taşa çok yakın bir süre önce, uzun zamandır görmediğim bir insanın belki tam da oraya basmış olabileceğini düşler, gülümserim…

Yolları sağlam yapan dayanıklı taşları ise, insanı güçlü yapan da duyduğu sözlerdir belki… beğendiklerimiz…beğenmediklerimiz…ama, illa yüreğimizde sevgiye – nefrete giden yolu oluşturan söz taşları…

Adresini doğru aldığımız yolda bir kez dikkatli gitmek nasıl ki o yerin yolunu unutturmuyorsa, duygularımıza yol yapan taşları da iyi seçersek, asla belki kaybolmayız bir daha....

24 Eylül 2010 Cuma




Olmasını az ihtimal verdiğimiz şeylere ya da normal yollarlar değil de sıradışı güç/ güçlerin yardımı sayesinde oluşan olaylara “mucize” diyoruz.

Herkesin hayatında mucizeler olmuştur. Hiç ummadığı bir anda...ya da tam ümidi kesmişken...bi bakmışızdır....” taaaa taaaammmmmm !! “ ... olmuştur. Ağzımız açık kalmıştır...sevinç çığlıkları atmışızdır....belki gözlerimiz dolmuştur....heyecandan, kalbimizin fırlayacağını düşünmüşüzdür..Verdiğimiz emekler gelir aklımıza....çektiğimiz çileler...ettiğimiz dualar...

Bir mucize olmuştur........

(En son hayatınızda ne zaman mucize oldu....?)

Farkında mısınz....büyüdükçe..sanki mucizeler azalıyor..ya da hayat bize çok “renksiz” gelmeye başlıyor....

........................

Timuçin Mert’in “ Fethin Ardındaki Sır” adlı kitabını okudum. Yazar, kitabında sade fetih dönemini değil, o sürece gelene kadar ki Bizans’ın sosyal ve siyasal yapısını da okuyucu boğmadan ve baymadan anlatmış. Sonra dönmüş, İstanbul’un Osmanlı tarafından kaç kere kuşatma altına alındığını...neden’lerini ve 1453 yılındaki fetihden önce ki, iki tarafında hazırlıklarını çok güzel yazmış.

Oysa ben daha önce hiç, İstanbul’da surların içinde kalan Bizans halkını düşünmemiştim. Evet, İmparator ve Padişah arasında gidip gelen elçiler, güçlendiren surlar, dökülen toplar, dörtbir yerden toplanan askerler, Avrupa ve özellikle Vatikan’a gönderilen yardım talepleri, kazılan hendekler, İstanbul’a yakın yaptırılan kaleler, hisarlar, Haliç’i zincirle kapatma....hepsini..hepsini bi şekilde okulda, orda burda okumuştum. Ama.., hiç orda yaşayan halkı düşünmemiştim.

Tabii ki Osmanlı Devleti için İstanbul'u almak çok prestijdi. Ayrıca, Fatih Sultan Mehmet'in 2 defa babasına tahtı bırakıp tekrar padişah çıktığında, artık büyük bir zafer kazanıp kendini devlet adamlarına ve düşman ülkelerine ispatlaması gerekiyordu.
Yani her açıdan İstanbul'un alınması lazımdı.

Fetih dönemini, düşünürken aklım Bizans halkına gitti.. yani...bi an kendimi onların yerine koyup, yüzyıllardır yaşadıkları yerlerden kovulacakları...tarihten silinecekleri..bir İmparatorluğun halkı olarak yok olacağını düşünerek bakmaya çalıştım ilk kez.. Belki daha önce de okumuştum. Siz de bilirsiniz, halk asla Türklerin şehri ellerine geçireceklerine inanmamış..tüm papazlar, kahinler ... ne olursa olsun bir an gökyüzünden melekler inecek...bir mucize olacak..ve şehir kurtulacak diye inanmışlar...

9 Nisan 1453’de başlayan saldrılardan taa 29 Mayıs sabahına kadar bir an bile şehirlerini ellerinden alınacağını düşünmemişler...tüm halk ! Son gece, Ayasofya’dan çıkan kalabalık Aya Teodosya Kilisesi’ne ellerinde güllerle gidip sabaha kadar dua etmişler. İnandıkları mucizenin gerçekleşmesi beklemişler... (Yeniçeriler şehri sabah alıp da bu kiliseye girdiklerinde yerde binlerce gül görünce, daha sonradan buraya Gül Camii ismini vermişler..) Hatta Türkler kaleyi aşıp şehre girdiğinde bile Ayasaofya'da büyük bir kalabalık dua'ya devam ediyormuş...

Tüm halkın bir mucizeye güvenmesi..günlerce buna inanması..din adamlarının, akıl hocalarının son ana kadar umutlarını kaybetmemeleri...dua etmeleri... halk ellerinde kutsal kitap ve haç ile göklerden meleklerin yardıma ineceğini beklemeleri ve ama sonra.........

Birşey olmuyorsa bunda da bir hayır vardır, edebiyatı her zaman işler mi..sizce mucizeler, sadece biz neye hazırsak o da bize hazır, felsefesiyle mi çalışır.....bazen herkesin inandığı, güvendiği, kişiler de yanılamaz mı...bildiğimiz dualar bile yetemez mi...

Mucize belki de, ya henüz gerçekleşmesi için daha zaman’ı olan... ya da artık gerçekleşmesi olasılığı geç kalınan bir zaman’nın tılsımıdır.

4 Eylül 2010 Cumartesi



Ailemizin koşullarına göre, bir çoğumuz bir prens/ bir prenses gibi büyütülüyoruz. Hele hele evin en küçüğü, tek çocuğu, tek oğlu ya da ilk gözağrısıysanız tahta oturma vaadleriniz daha büyük oluyor.

Okuduğumuz masallardaki beyaz atlılara inanıyoruz. Kraliçe olacağımız günü beklerken ya da bir gün bir kral, sınavlara giriyoruz. Hayal ülkemizdeki mesleği seçebilmek için biz ter dökerken birileri, hatta hayatımızdaki hiç görmediğimiz o birileri başka prens/ prenses adaylarına soruları satıp bizi tahtımızdan ediyor. Hiç görmediğimiz insanların hayatlarımızla oynamasına sessiz kalıyoruz..

Dışardaki dünya, bize ilk saltanat kazığını atarken çok yakınımızdaki (yani bu sefer yüzlerini gördüklerimiz) sen moralini bozma kesin sen tahta çıkacaksın diyerek yanlış yönlendirme ya da avutma degin isterseniz siz, bizi hala gerçek dünyaya girmeye engel oluyor.

Bir yanımız hala bir gün Kral/ Kraliçe olacağına inanırken bir yanımız da aslında halktan herkesle aynı vasat bir hayatımız olduğu gerçeğini fısıldıyor. (Ne kadar erken uyanırsan o kadar halka karışırsın...yok, hala kanıyorsan sonun daha dramatik..!)

1459 yılında doğan Cem Sultan, bir gün babası Fatih Sultan Mehmet’in yerine padişah olacak diye büyütüldü. Fiziki görünüşü, dünyaya bakışı ve askeri disiplini aynı babası gibiydi. Her ne kadar Osmanlı‘da taht, büyük oğula geçse de, Fatih de içten içe küçük oğlu Cem’in yerine geçmesini istiyordu. Hatta bir keresinde uzak bir sefere gittiğinde yerine oğlu Beyazıd’ı değil Cem’i bırakması, bu düşüncesinin saray yönetimine de göstergesiydi.

Her ölüm erkendir, ama sanırım zehirlenerek ölmek, ölümlerin en beklenilmeyenidir.

1481 yılında Fatih'in sefere çıkacağı sırada, henüz yolun başında aniden hastalanarak ölmesi tüm planları bozuyor tabii..Fatih’in cansız bedeni yanında, çadırdaki vezirini düşünün..oğullara haber yollayacak veziri....iki şehzadeye giden ulakları düşünün.. bazen, farkında olmasak da, küçük bir iş yapıyor gibi görünsek de o an için, o gün için...kimbilir hangi insanların hayatlarını etkiliyoruz....kimlerin kader meleği olma görevini üstleniyoruz..kısa bi an bile olsa...

Haber ilk Beyazıd’a ulaşır...ve bildiğimiz gibi tahta da o çıkar. Geriye, Cem Sultan’ın isyan yılları başlar....çünkü o bir gün padişah olacağını sanarak büyümüştür.., büyütülmüştür. Aldığı eğitim, çevresindeki adamları, hatta babası bile onu, bir gün gelecek padişah sen olacaksın, şeklinde büyütmüşlerdir.

Bursa’da 18 gün süren bir padişahlık dönemi olmuştur. Sanırım, herkesin hayatında bunun daha kısa süreni ya da uzun süreni bilemem ama, kendini padişah sandığı bir dönem olmuştur. Sonrasında gerçeği öğrendiğinde, farkettiğinde ya da kabul ettiğinde biter saltanatı...iner sahte tahtından...

Bir süre Anadolu topraklarında kalıp, abisi yani gerçek padişah ile savaşır...yenilir. bu yolla kazanamayacağını anlayınca, Rodos Şövalyelerine sığınır. Çok uzun yıllar bir sarayda...bir kulede...başka bir ülkenin kralları, kontları yanında kendini hala Prens hissetmeye çalışan bir tutsaktır. Tutsaklığını bile bile hala kendisine prens gibi davranılmasını isteyen gururlu bir tutsak.....

Her ne kadar padişah olamasa da gerçek bir prensti o, diyebilirsiniz...bu doğru. Başa dönersek, hepimiz birilerinin prensi - prensesiydik.. ama sonra, belki biz de yarattığımız masal ülkesinden kovulup başkasının yarattığı saray ve kulelerinde yaşamaya başladık....gururlu tutsaklar !

Şimdi tahta oturamadığımıza bahaneler bularak geçiriyoruz...Zaman,birilerini suçlama için değil, geleceğimizi kurmak için var oysa...başkalarının bizi sahte prens/ prenses yapmasına ihtiyacımız yok !...üstelik, başkasının bize hazırladığı zehir yolculuğuna da çıkmamak için hala biraz zamanımız var.....