16 Aralık 2008 Salı







Kuzguncuk’da Çınaraltı diye bir kafe vardır..Ama kafe diye yazdığıma bakmayın çok daha samimi, deniz kenarındaki çay bahçelerini andırır.

Lise 1’deyken okul kırdığımız bir gün tesadüfen bulmuştuk orayı...sonra da müdavimi olduk oranın...hala ara ara giderim....hayattan sıkıldığımda ordayımdır..

Okul kırıp gittiğimiz dönem, orda kitap okurduk...(evet, okul kırıp kitap okurduk !!) ...denize bakıp hayaller kurardık..günlük yazardık....hayatın tamamı bizimdi sanki...bilirsiniz o yaşlardaki duyguları...dünyayı sallamaya gücümüz vardı...

Çınaraltı Kafe’de çoğu zaman köşedeki hep aynı masada yaşlı bir adam otururdu....Hırkalı sakallı bu adam, sürekli birşeyler okur...masasına oturan olursa dinler....birkaç kelime ile sanki karşındakinin konusunu özetler...ne söylediyse karşındaki hep masadan mutlu, derdini bırakarak giderdi...Sonra sonra, yan masadan onu dinlemeye başladığımızda onun farklı bi dille konuştuğunu anladık..hayır, Türkçe konuşuyordu ama...sanki birşeyleri çözmüş..aşmış..ama son derece alçakgönüllü..bilgisini sunarken sanki normal birşey paylaşıyor gibiydi...Zaten sinirlenmeye çok da yatkın olduğunu anladığımızdan sonra fark ettik ki, aslında herkesle de konuşmayı çok tercih etmiyordu...(sanırım, ancak beladan başını böyle uzak tutabiliyordu.....)

Araya yaz tatili mi girdi...bilmiyorum...bi süre gidemedik hiç..sonra bir yerde, karşıma o yaşlı adamın resmi çıktı...adının Can Yücel olduğunu öğrendim. Şimdi size tuaf gelebilir..” Yuh bu kadar da cahilllik olmaz” diyebilirsiniz...Can Yücel’i tanıyordum tabii...ama resmini hiç görmemişim..belki de dikkat etmemiştim hiç...ve o zamanlar -benim neslim ve üstü bilir- internet gibi birşey yoktu..- ....ee, anlatttığım gibi o kafede gördüğüm yaşlı adam da hiç dünya şairi edasıyla oturmuyordu...yanına gelenler de gayet ona “normal” davranıyordu... Hani bi imza alabilir miyim....gibi birşey hiç duymamıştık....sadece bilgili ve “farklı “ olduğunu anlardınız, eğer benim gibi resmini hiç görmeseniz bile.

...............................................................................


ABD Başbakanı George W.Bush, Bağdat’da yaptığı ziyarette, kendisine sinirlenen bir Iraklı gazeteci ayakkabılarını yüzüne fırlatmış. 2 deneme de başarısız olsa da tüm dünyaya “büyük haber “ oldu...

Gazatesi haklı mıydı -...haksız mıydı....sonuçta bir ülkenin başbakanına yapılacak hareket miydi....değil miydi...yok yok..hiç bu konuya girmeyeceğim....

Bu olayı seyredince aklıma, Can Yücel geldi....(hemen yan masamızdayken onu tanımamanın verdiği kendimi ayıplama duygusu hiç bırakmamış olucak ki, daha sonraları onun hayatını hem büyük bir keyif ile hem de içim sızlayarak okudum.)...Bir gün arkadaşları her zamanki saate Can Yücel’i Çınaraltı’nda göremeyince meraklanıp içlerinden birini onun evine gönderirler...Evine giden arkadaş, kapıdan içeri bir girer ki, Can Yücel. Yerde oturuyor bi elinde şişesi içiyor, diğer eli ve ayaklarında kanlar boşalıyor...bi çeviriyor ki kafasını odadaki televizyonıunda ekranı tuzla buz....”Can abi, ..abi nedir bu halin...noldu...nasıl oldu...gel, kalk hastaneye gidiyoruz ..” derken olayı öğreniyor...Turgut Özal’ın televizyonda halka verdiği bir beyanatına deli sinirlenip ayaklarıyla televizyonu tekmeliyor....televizyonu kırınca oturup içmeye devam ediyor..

: )

İşte Can Baba..!!.. Bir sürü çevirisi, kitapları, şiirleri olan... evinde neredeyse Brezilya’dan Norveç’e kadar dünyanın birçok ülkesinin şairlerine ait kitapları arayan, bulan, alan kişi....parası bittiğinde, evindeki eşyaları satsa da oda oda kitaplarını dokundurmayan insan...

Kimbilir Turgut Özal’ın hangi sözüne sinirlenip kendinizden geçmiştiniz....hiç kuşkum yok ki, haklıydınız...Keşke bu gün hala hayatta olsaydınız derdim ama, eminim şimdi Türkiye'deki Siyaseti görseniz sinirlenmekle de kalmaz.......,yıkılırdınız...

15 Aralık 2008 Pazartesi



Son yazımı yazdıktan sonra....üzerinde çok düşünmediğim birşeyi düşündüm.. (okumadıysanız lütfen önce bi önce ki yazımı okuyun...) ...gerçekten bir ilişkide ne kadar “kendimiz” oluyorduk....evli olsak bile..eşimiz bizi “tam” olarak ne kadar tanıyabiliyordu....ya ondan önce ki bizi..ne kadar biliyordu.....(kişilik olarak..)

Acaba ilişkilerde yenile yenile...incili incile.....farklılaşıyor muyduk ikili ilişkilerimizde artık...daha güçlü görünmeye ya da tam tersi....daha duygusalsak bunu daha saklayan tipler mi oluyorduk aynı şeyleri bir daha yaşamamak için....acaba biten bir ilişkinin muhasebesini doğru çıkartabiliyor muyduk...yoksa daha kötüsü, bunları fark etmeden tamamen iç güdüsel olarak mı değiştiriyorduk, kendimizi yani....

Son yazımdan misafir olan 3 kişi...Serpil...Volkan ve Elif....

Yazımı okuyanlardan bir sürü “serpiller” çıktı ortaya....bir kısmı bu durumda kendileri de olsa Elif’e karşı böyle davranacaklarını söyledi..bir kısmı, daha sonra Volkan’la evde kavga ederdim sanırım dedi..bitmiş gitmiş daha ne konuşuyorsun eski sevgilinle..diye dedi..

:))

Bir tanesi, buna benzer durumu hatta çok da yakın bir zamanda yaşadığını anlattı.. ....tam Carrefour’da alışveriş yaptıklarında eşinin eski sevgilisiyle karşılaşıp ayak üstü bir yerde kave içtiklerini söyledi...üçü ! :) çok şaşırarak dinledim...

Hem çoçukluk arkadaşıymışlar hem de lise - üniversite dönemi çıkmış eşi..şimdi o kadın da evli ve 2 çoçuğu varmış..hey dur biraz dedim...doğru söyle tipi nasıldı dedim, hiç de eşimin anlattığı gibi değildi dedi....doğumdan sonra kilolarını verememiş ve saçının boyası da gelmişti dedi..” gülüştük..”...ve sen ise o gün çok hoştun, di mi “ dedim...evet..akşama bi arkadaşlara gideceğimiz için dedi saçım fönlüydü...

: ) işte dedim bu yüzden....eğer o kadını güzel bulsan...ya da sen o gün bakımsız..her hangi bi alışveriş günün de olsan...eminim kave içme fikri hoşuna gitmezdi..dedim...durdu, hafifçe gülümsedi, olabilir dedi....

Bir kısım etrafımdaki Serpiller de, “anne - oğul” ilişki diye tabir ettiğim durum için “ işte buna uyumlu evlilik deniyor Simla’cım” dediler...peki dedim sen soruyor musun bir bira daha içsem bana dokunur mu, diye dedim...ben dedi ne kadar içmem gerektiğini biliyorum dedi...
Yani eşin sana sormadan bilemiyor... Peki ! : ))))) buna uyum demeniz güzel bi kılıf dedim.
Haliyle bozuldu.....amacım bozmak değildi oysa...sadece bu durum karşısında şu fikirde olmaları; ne kadar uyumluyuz.... ..birbirimizi ne kadar süper tamamlıyoruz ....o, ben olmasam yaşayamaz, ne kadar da sözümü dinliyor (seviyor yani beni! ) diye tanımlamaları ilginçti... Ama kesinlikle yargılamak değil amacım....bi önce ki yazımda dediğim gibi serpillerin istediği volkan gibiler, volkanların istediği ise serpil gibiler....

Ehh, o zaman benim de “anne - oğul” ilişkisi dememin bir sakıncası yoktur sanırım...bu da benim tanımım.... : ) ....lütfen bu yazıyı okuduğunuzda da bana kızmayın, eleştirin..ama kızmayın... : I

2 tane de Volkan çıktı...... : )

Onlar da “ anne - oğul” ilişkisine takılmışlardı...(kabus mu oldu bi terim yaa :) )
İkisi de bilerek sorduklarını, çünkü daha sonra eğer yanlış bişi olursa, bunun dırdırını çekmenin daha beter olduğunu söylediler...onlar bu duruma “sor - kurtul” bağı diyorlarmış...zaten bi süre sonra bu olay otomatiğe bağlanıyormuş....

Neyse...bi önceki yazımdan sonra çevremden aldığım tepkiler bunlardı...paylaşmak istedim...
Hiç Elifler yok muydu ? Diye sorabilirdiniz....hayır...hiç kimse gelip, işte bu olaydaki Elif bendim demedi....diyemedi belki de, bilemiyorum.....kişisel fikrim, çok büyük bir cesaretti Elif’in yaptığı....beki de yazımın başında dediğim gibi, o gün Elif olanlar artık “ serpil “ olmuştur...kimbilir....serpil olmak kötü mü ? -hayırr hayırr...sadece “değişmişler “ demek istiyorum...

Şunu iyi biliyoruz ki, Kader Melekleri olaylar karşısında herkese karşı çok adil olmasalar da , kendi aralarında bazı insanlara karşı çok iyi şakacıydılar......



* tablo : Hephaistos- Zeus ve Hera'nın oğlu ve Aphrodite ve Kharis'in eşi, Ateş ve Volkanların tanrısı

11 Aralık 2008 Perşembe




Fırsat buldukça haftada 1-2 saat de olsa dünya ile tüm bağlantımı kesip, şalterleri kapatırım…bu özel anlara sadece kitabım ( ya da dergi….) – sigaram ve kutsal kahvemi alırım….Geçen gün bu anı yaratabildiğim yer, bir kafeterya oldu…malum sigara yasağı da var…kafeteryanın bahçesine dona dona otururken çantamdan kitabımı da çıkartıp dünya ile ilgimi kesmiştim..

15 Eylül 1993 yılında aldığım Murathan Mungan’ın “Yaz Geçer” adlı şiir kitabı…içinde düz yazılar da var…evde kütüphanemde bile aradığımda bulamazsam 3-4 dakika panik yaşatan kitabım…hem acılarıma dil olmuş hem de şahitlik yapmış kitabım…her seferinde okusun diye bir arkadaşıma verdiğimde geri alana kadar bana yürek çarpıntıları yaşatan kitaplarımdan biri…”ya kaybederse arkadaşım…” diye…yenisi alınmaz mı..alınır tabi….neyse..şimdi kitabı bitiren arkadaşımdan geri almış çizdiğim yerleri okuyordum :

“konuşamadıklarımız bir bulut kalınlığında
Duruyordu aramızda
Oysa konuşsak ya da dokunsak birbirimize
Çekip gidecekti içimizdeki korkunç noksanlık…..”

..kitaba dalmışım…….

Taaa ki…..yan masamdan gelen şu cümleye kadar….” Evet, önce başkasıdır sandım ama..seni görünce şaşırdım, çünkü o kadar ısrar etmeme rağmen 4 sene boyunca Newyork’da benle bir gün bile Starbucks’da kahve içmemiştin.. sevmiyorum kahvesini diye..”

aa—oo ?!? …..sizi bilmem ama, benim kulaklarım bu cümleyi duyunca ister istemez şaşırdı ve sesi söyleyen ağzı ve duyan kulakları merak etti…tabii ki başımı çevirip baktım…..34-35 yaşlarında gözlüklü hoş denilebilecek bir erkek masada oturuyor ve karşısında daha hafif çilli, gülümsediğinde yanağının iki yanında da gamzesi olan benim yaşlarda bir bayan ayakta duruyordu..

sanırım….garip olan bu karşılaşmaya ben de istemeden tanık olmuştum…yoldan geçerken kız, tanıyıp durmuştu anlaşılan….

“mail attım bi kaç kez doğum gününde ama sanırım almadın” dedi kız…çocuk Türkiye’ye döndüm 3 sene önce…artık burada yaşıyorum dedi….kız çok şaşırdı…aa demek kesin dönüş yaptın, hem de beni bile orda yaşamaya ikna etmişken dedi kız…..(nedense burada içimde takıldığım nokta kızın ikna olması değildi…..mailleri ile ilgili bir durum söylemişti kız…çocuk ise buna cevap vermemişti…nedense o an cinlerim bana çocuğun evlenmiş olduğunu fısıldadı…geçmişinden kaçanların modern dünyamızda adres değiştirmek yerine “mail adreslerini” değiştirdiğini biliyordum…)

Ortak tanıdıkları sadece Amerikalı arkadaşlarıydı anladığım kadarıyla…bi kaç yabancı isim geçti…kız Facebookta ‘da onu bulamadığını söyledi ..çocuk yine ustaca konuyu değiştirdi…(inatçı bi kız…aramış bayağa anlaşılan..ve cinlerim tekrarladı…”kesin evli”….ofiste de birkaç arkadaştan eşlerini facebook’a girmeye izin vermediklerinden ya da eşlerinin eski sevgilllerini sayfalarında engellediklerini duymuştum….)….

İşin tuaf yanı….gerçekten onlara baktığımda….”büyülü bir çift “ gibiydiler….birbirlerini tamamlayan…o kaçamak cevaplar dışında …eskilerden bahsedildiğinde sanki hiç ayrılmamış gibi konuşan…tatlı gülüşen…öyle çiftleri çok uzaktan bile fark edebilirsiniz….sevimlilikleri yapay görünmediği için sinirinizi bozmaz . sanki çevrelerinde sihirli bir çember vardır…..her çiftin yakalayamayacağı…hatta insan kendi hayatında bile az yakalayabildiği bir uyumdan öte gizemli bi bağ….

Tam ben bunları düşünüyordum ki sanırım cinlerimin atladığı detay da bu olmuştu…masaya bir bayan yaklaştı…yani artık erkeğin yanındaki koltuğun sahibi…çocuk biraz panikle biraz da dolan sürenin hüznüyle mi deyim…tanıştırayım eşim serpil…serpil bu da elif dedi……..(evet sadece “elif” !!)

………..Elif kalakaldı….sanırım Serpil’i hiç duymamıştı….oysa serpil elif’i duymuştu sanırım. Uzun zamandır merak eden gözlerini, Elif’i süzerek doyuruyordu….”tanıştığımıza memnun oldum dedi…ve ekledi…tuvalette o kadar çok sıra vardı ki bi de kahve alma kuyruğuna giremedim…lütfen her zamankinden kahve ve cevizli kek alır mısın Volkan’cım....”….

……………..elif’in fazlalık olduğu an !......iyi günler diyip gitti….

Bir sigara daha yaktım….keşke Elif ile ben de kalkıp ortamdan gitseydim ..o an masadan kalkamadım…….düşündüm….belki üçü için de zor durumdu….kim Elif’in yerinde olmak isterdi…ya da Volkan’ın…?...Serpil’in…?.....

Bir süre sonra görevini tamamlayan Volkan masaya döndü….”cevizli kek bana dokunur mu Serpil” dedi…

:)) bu erkeklerde çok güldüğüm bir andır….eşlerini anne gibi gören…böylelerini tanırsınız…..sürekli bir şeyi yapmadan önce bidi bidi dönüp eşlerine sorarlar…iş hayatlarında başarılı kariyerli erkekler eşlerine sürekli ” bu montla üşür müyüm… “..” bir çay daha içsem dokunmaz di mi..” başım ağrıyor hangi ilacı alayım…” diye sonu gelmeyen sorular sorarlar …sanki dünyaya yeni ayak basmış…sanki…eşi olmasa bir dilim ekmek bile yemeğe karar veremeyecek erkek tipi….böyle çiftlere anne-oğul çiftleri derim….oysa biraz önce elif ile konuşurken ne kadar dengedeydi, en azından sevmediği kahvesini bile 4 yıl boyunca diretebilmişti…..

Yeter ! ….dayanamayacağım dedim….anlaşılan volkanların istediği eş türü Serpiller….Serpiller mutlu Volkanlar mutlu ise…Eliflerin keşke çok üzülmeden fark edip “Volkan” gibilerine aşık olmak dışında hatalarının olmadığını bilseler….diye düşündüm..

Asıl amacım “yaz geçer “ ile ilgili bir yazı yazmaktı….ama…sanırım, tam da bu kitaba uygun bir olay yaşamıştım….tam toparlanıp kalkıyordum ki karışan sayfalarda karşıma çizdiğim şu yazı çıktı:

“Gittin..Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza..Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana…"



* tablo : Pavement Cafe at Night - VAN GOGH

28 Kasım 2008 Cuma



Dün Serapistan bir yazı göndermiş...konusu, çocukluğumuzda okuduğumuz masallar neden gerçeği yansıtmadığı ile ilgli...Her masal neden mutlu son ile bitiyor da, gerçek sorulara/ sorunlara değinmeden geçiyor...sorusunu sormuş..


Murathan Mungan’nın “kırk oda” adlı bi kitabı var...okuyanlar bilir, o kitapta mevcut masalları daha gerçekçi bitirir yazar...güzel sevdiğim bir kitaptır.....o kitabı okuduğumda da dün ki yazı gibi benzer düşünceler gelmişti aklıma ...


Acaba çoçukken çok okuduğumuz masallar yüzünden mi şimdi mutsuzduk...?..her masalın sonunda hep iyi - mutlu biterken..büyüdüğümüzde hayatın içinde elinden geleni yapsan, sabırlı olsan, çalışsan çabalasan bile...çoğu zaman bir türlü o mutlu sonun gelemeyişi....gökten üç elma düşse de arkadaşın kafasına, birini bana verse durumları olmayışı, acaba hep masalların bizi çok yanlış yönlendirmesinden mi kaynaklanıyordu...


Bir masal da....gerçekçi bitse...acaba dünün büyüyen çoçukları şu anı, “hey ben başararız değilim...kötü biten masallar da okumuştum....mutsuz olmama gerek yok..benim hatam değildi...ben elimden geleni yaptım..” der miydik......


Aslında...masalların suçu yok bence...yani... Çocuklara anlatılan masallara hala inanıp belki günlük hayatımıza taşıyan büyüklerdedir sorun ...olamaz mı...


Hala öpüyorum öpüyorum prens olmuyor mantığı ile kurbağalara katlanan kadınlar varsa etrafta...kulesinden aşağıya saçlarını uzatıp bekleyen.....karşındakini anlamak için “ açıl susam açıl “ tarzı büyülü söz arayan....yüz olayda yüz yıl gibi uyuyan ve sevdiği adamın öpücüğü ile (öperse tabii ) uyanacağını sanan... kurt seni ve nineni yutsa bile nasılsa avcı bizi kurdun midesinden kurtarır diyenimiz var mı ?...


yoksa biz hala, farkında olmasak da o masallara mı inanıyoruz..sabreden...bekleyen...susan...gece onikiyi geçtiğinde herşey eski haline gelirken tek ayakkabısı değişmeyen (ben o masalda hep buna takılmıştım çünkü...herşey kabak oluyor...fare oluyor...bi tek merdivende ayağından düşen ayakkabı aynı kalır...) Külkedisi gibi bir gün ayağına uyan ayakkabı sayesinde mi hayatımızın değişeceğine inanıyoruz......hem de hala !!?!?


Masallara ne kadar inandık o yaşlarda..masalların amacı, sadece çocuk ruhunu mutlu etmekti oysa...biz mi çok anlam yükledik...en son çocuk masallarını okuyup yoksa büyükler için yazılan masalları okumadık mı...işimize mi gelmedi.....(gerçeklerden hep kaçar insanoğlu ! )...

Her nedense..., o masallardaki prensesizdir..prens ya da....külkedisi..vs...mutlaka baş rolde sanıyoruz kendimizi....durup düşündüğümüzde hayat kimbilir kaçımızı külkedisinin üvey kardeşi yaptı...ya da sarayın balkonundan halkı selamlayan yeni kral ve kraliçenin köylü halkı.....pamuk prensesi ormanda öldürmeyip bırakıp giden iyi kalpli avcıydık...masalda rolü işte orda biten... belki uyuyan prensesi öp diye akıl veren prensin en yakın arkadaşıyız, masalda adı bile geçmeyen.....baloda dans eden prensin tüm gece boyunca dikkatini çekmeyen biriydik belki........yani illa masalın kahramanı mı olmak lazım....belki, bir masalda öylesine biriydik....masalı anlatanın bile önemsemediği......

25 Kasım 2008 Salı







Yıllar önce bi film seyretmiştim...adını hatırlamıyorum ama, filmde bir savcı kaza geçirip sağ kolunu kaybediyordu...aradan bir süre geçince dokuları uyan bir organ bağışlayıcının sağ kolunu nakil edilmesi sonucu eski günlerine geri dönüyordu.....savcı, aynı zamanda doğa resimleri yapmaya seven amatör bir ressamdı...

Ameliyattan sonra yeni koluyla yaptığı resimlerde doğa resimleri yerine, daha çok şiddet içeren resimler olduğunu fark eder...sanki eli, doğa resimlerini çizmeye hiç yatkın değil...ama, her hangi bi cinayet resmini...ya da şeytani resimleri çizerken eli, gayet hızlı..rahat ve güzel çizer....
Elindeki bi tuaf durum, acaba kimin elini aldım sorusuna götürür onu...öğrendiğinde çok şaşırır...idam cezasıyla ölmüş, seri bir katilin kolunu nakletmişlerdir......

...............


Geçen akşam televizyonda kanallar arası gezinirken ilginç bir programa rastladım..Organ nakliyle ilgili yaşanmış bir öykü sandım önce..

Doğuştan akciğer ve kalp yetmezliği yaşayan bir kadın, doktorların tüm itirazlarına rağmen önce balerin olur daha sonra yine tüm itirazlara karşı bir kız çocuğu dünyaya getirir..boşanır falan.....derken, çocuk 9 yaşına geldiğinde, hasta anne artık çok daha yorgun ve bitkindir. Doktoru, organ nakli yapılamazsa daha fazla yaşayamayacağını söyler...bir süre geçtikten
sonra, 19 yaşında motosiklet kazasında ölen bir çocuğun zarar görmemiş kalp ve akciğerleri kadına nakledilir..


Buraya kadar her şey normal ....


Ama, ameliyattan sonra kadında değişiklikler başlar...eskiden çok sağlıklı beslenen, yağlı yiyecekleri hiç sevmeyen kişi...tamamen değişmiş...sürekli fast food seven, rock müzik dinleyen, hareketli, ve konuşma tarzı bile çok genç ağzı, hafif “argo” konuşur olur....


Bu noktada, kızı araya giriyor...ve ameliyat sonrasındaki ona yansıyan değişikliği anlatıyor...”annem çok düzenli...sağlıklı yaşamaya son derece özen gösterirken, birden sanki arkadaşım gibi sürekli hareketli programlar yapan...bira içen....hamburger yiyelim diyen bir insan olduğunda, önceleri bunun geçirdiği ciddi ameliyat sonucu hayatı biraz ti’ye alma istediğine bağlamıştım diyor...ancak, bi süre sonra fark ettim ki annem başka biri olmuştu”...


Bununla da kalmıyor….kadın, bir gün markette alışveriş yaparken…bir genç kızla göz göze geliyor…Ve birden bu tanımadığı kıza bakıp ağlamaya başlıyor….kendini tutamadan ağlıyor …ağlıyor…


Bu son olaydan sonra, kadın da kendindeki bu değişikliği kabul edip araştırmaya
başlıyor........Organlarını aldığı gencin ailesini bulup…ve durumu anlatıyor…aile, ağlayarak ölen oğullarının rock müzik sevdiğini, özellikle fast food tarzı yiyeceklerle beslendiğini söylüyor…kadın, çoçuğun odasını görmek istiyor.. …vee..odasında bir resim…!!...markette gördüğü kızın resmi….çocuğun kazadan 3 gün önce ayrıldığı kız arkadaşının resmi olduğunu öğreniyor.......

..................................................


Programın sonunda, bir doktor çıkıyor....kadının bu yaşadığı olay normal olduğunu…hücrelerinde “hafızası” olduğunu tıbbı bir şekilde izah ediyor….

Eğer doktorun dediği doğru ise ...yani..gerçekten böyle bişi varsa, alışkanlıklarımız....
düşünce şeklimiz...hayata bakışımız...karakterimiz...hatta sevdiğimiz insan bile hücrelerimize kadar işleniyorsa..yani, düşüncelerimiz hücrelerimize kadar bu kadar etkiliyse...., beynimize gerçekten çok iş düşüyor....


Gözler o’nu görmeyi...eller o’na dokunmayı....boş omzumuza sadece “o”nu yaslamayı özlerken hissettiğimiz o boşluk, sade beyne ait değil o zaman...... Bir bütünün tüm parçaları arasındaki düzen...bir bedenin en küçük hücresine kadar giden uyum......her birimiz küçük bir evreniz kendi içimizle bile ahenkle yaşaması gereken......

16 Kasım 2008 Pazar


İnançlar….işaretler ..ve ilişkiler…


Her yaşta değişen üçlü..

Yaşadıklarımızla…tanık olduklarımızla…okuduklarımızla…dinlediğimiz dertlerle değişen…ve bir gün baktığımızda içimize, neyi nerde kaybettiğimizi ya da kazandığımızı…..nasıl böyle farklı olduğumuzu (değiştiğimizi ) anlayamadığınız yanlarımız…….

Bir olayda mı değişiyoruz….olaylar zincirinde mi….bir olay “olgu” ya dönüştüğünde mi içindeki mesajı fark ediyoruz …….ve içimizdeki fark etmediğimiz “değişim” başlıyor…

Hatta iki insanın aynı olayı yaşayıp da ayrı insan olması nasıl açıklanabilirse, herkeste izler farklı oluşuyor….yıllar geçtikten sonra fark edilen…dalga her taşı yapısına göre nasıl ayrı aşırırsa…insanlar da aynı olayda öyle farklı aşınıyor…

İlişkilerde önce inancımızı bırakıyoruz…yenilmek – kaybetmek – tekrar reddedilmek – duvara konuşma duygularının limiti doluyor içimizde….(her yaşta bu limit aşağıya inerek..) hayır, tabii ki asosyalleşiyoruz ya da artık birini sevemiyoruz anlamında değil…sadece, insanları tanıdıkça beklentilerimiz ona göre şekilleniyor….bir insanı tanımak aslında hep bir ömür sürüyor o yüzden..Beklentiden de kast ettiğim maddi bir çıkar değil, daha zoru; bizi anlayabilirliği, sevebilme gücü, ortak bir şeyleri paylaşabilirlik (ortak sorumluluklar dışında bile..!)…

İş hayatımızda, aile ilişkilerinde,arkadaşlarımız arasında, özel ilişkilerimizde….hepsi, hepsinde…eskiden daha cesur daha emin daha umutluyken, şimdi sanki yeni bir şeyi keşfedecek gibi… o kişiyi ilk defa sanki karşımıza alıp konuşacakmış gibi… ürkek….ve bazen de bir o kadar da bezmiş oluyoruz…

Ben eskiden umudumu kaybetmeye başladığım anlarda yardımıma hep işaretler koşardı…mesela, radyoda o şarkı çalardı….ya da düşündüğüm kişi köşeden dönerdi, belki aylardır arayıp da bulamadığım uğurlu taşımı bulurdum (tam da o sırada!) bu ve buna benzer şeyler olduğunda , bunların bir anlamı olduğunu düşünürdüm..umudunu yitirme işaretleri !!

Belki 20’li yaşlara kadar hepimizin inandığı “boş “ işaretlerdi bunlar…şimdi düşündüğümde, ihtimali az olan şeyler olduğundan dolayı şaşırma anına biz “işaretler” diyorduk..( ya da sadece benim gibi bu tarz inancı olanlar…)

:)

İşaretleri ne zaman bıraktığımı hatırlamıyorum…(boş olduğunu ne zaman anladığımı yani..)….benim işaretlerim belki yanlıştı…ya da umudum çok büyük…. : ) Artık daha somut işaretleri arar oluyor insan…

Tüm bunlar olurken bunun sebebi olan ya da olanlara KIZMADAN değişmek ne kadar zor …..bu bir ders ise, hayatın içinde öğrenilmesi gereken, öğrenmedikçe karşımıza çıkıyor…

En büyük kazancı belki insanları olduğu gibi kabul etmek oluyor…ve iyi yanı belki insanlara karşı sabrın artıyor ..onlara katlanma sabrın değil belki de, onları değiştiremeyeceğinin bilgi sabrı… ve kötü yanı insanlarla arandaki mesafelerin büyüyor....en yakının da bile olsa, ara istemeden açılıyor..

6 Kasım 2008 Perşembe



İlk bahar mıydı ?....sonbahar mıydı...karıştırıyorum...ama o günlerin birinde, Üsküdar Halk Eğitime, hayalimde savaştığım o kadınla, tanışmaya gitmiştim..Bir hayal ile savaşmanın ne zor olduğunu bilirsiniz....hele hele kritik bi konumdaysa...sürekli, acaba sarışın mı...esmer mi..benden daha mı uzun...yoksa, gözleri mi güzel ... Ne ? Ne’si benden daha üstünn diye içimi yediğim gündüz - geceler sonunda, gerçeği ile yüzleşmeye karar verdim. (sanırım, hayalime gidiş sebebim anlaşılmıştır... )


: )


İşte karşımda duruyordu...hayır, gayet de normal biriydi..hani birşeyi çok düşleyip düşleyip karşınıza sonunda...., “kanatlı peri kızı” çıkmaz ise şaşırırsınız ya...öyle olmuştu benim de...

40’lı yaşlarında.....güzel mi...? - Olabilir.....zayıf mı..?.. - Yo, pek değil.. Çok mu bakımlı - gösterişti ? - Yo.., gayet sadeye yakın...bu kriterleri niye yazdım...çünkü karşınıza bi bayan çıktığında, siz de bi bayansanız,ilk olarak bunlara bakarsınız...ilk ! (yalan mı ?!) ...Ama kadında başka bi çekim vardı....hani, sanki ne istese, ne dese o an size verilen bir lütuf gibi yapabilirdiniz...ilk anda bu hisse kapılıyordunuz....(sonra ki yıllarda bu duyguyu veren benzer kadınları gördüğümde hep Sizi andım, Sayın Bayan......)


Kalakalmıştım....hiç, böyle birşey beklemediğim gibi hiç böyle bir duyguyu da yaşamamıştım...10 dakika kadar farklı şeylerden konuştuk..ben, normal biri gibi sorular sordum konumuyla ilgili....ama sonra, kendimi tanıtıp çıktım ortamdan...(nedense, oraya giderken yılın ilkbaharı, çıkışı da sonbaharı gibi karıştırmam, içerdeyken içimdeki değişen mevsimdendi..)


Her bayanın, genç kızlıktan kadınlığa geçiş olayı vardır...burda bahsettiğim biyolojik geçiş değil...ben o gün..o eski binadan çıkarken....., ruhumu gençkız gibi hissetmiyordum...güçlü, kendine güvenen bir kadına konuşmuştum...şaşırmış...hani yolda O’na giderken, kendi içimde yaptığım, “çok güzel olsa bile moralimi bozmayacağım” terapileri ne kadar da bayağı ve komik kalmıştı.( Bazen en acı gerçekleri, yine hemcinsimiz olan kadınlardan öğreniriz...çok kısa anlarda da olsa....)



40’lı yaşlarına gelmiş bir kadın..bence gücünün zirve başlangıcındadır....hayata daha barışık bakmayı, içiyle ve dışıyla savaşlarını artık belli noktalara getirmiş..kendi cennet-cehennemini yaratmış biridir....Yaşadığı aksiliklerde mızmızlanmayı kesmiş, başkalarını suçlamayı bırakmış, karşındakini kırmadan direk konuşabilendir. Yardıma ihtiyacı olduğunda bunu da gayet rahat isteyebilendir aynı zamanda.....Tabii bu saydığım özellikler siz de bilirsiniz ki, ne eğitimle, ne parayla, ne iş hayatındaki en yüksek yere gelmiş kariyerle, ne de dışardan bakıldığında mutlu görünmeye çalışan kadın ile ilgilidir....Başarılı “o” duruşu gördükten sonra bunu beceremeyenleri ayırt edecek kadar yıllar geçirdiğimi düşünüyorum..



Eğer, birinin saçını beğenirseniz...çok kolay, gider aynı modeli kestirirsiniz...kıyafetini beğenirseniz, arar bulursunuz...bir insanın hayata karşı duruşunu beğenirseniz ne yaparsınız...poz verir gibi durmuyordu ki...gerçekten öyle yaşıyor gibiydi.....(hoş, daha sonra onu tanıyan başka bir arkadaşım, onla ilgili hoş olmayan şeyler anlattı ama....anlatan arkadaşımın da tarafsız(!) bakabildiğini sanmıyorum.Arkadaşımın gözünde kim “o” konumda olsa hep aynı ifadelerle kişiyi değerlendirirdi.....zaten öyle olsa bile, o konuştuğum sayılı dakikalarda, o duruşun gücünü azaltmıyordu içimde....hayran kalmıştım işte bi kere, hem de o, benim için hangi buruk konumdayken ...)

Yani o duruşu gördüğüm o günden bu güne, 10 yıl geçmiş......kırk yaşıma 9 yıldan az kaldı...geriye dönüp baktığımda, evet 20’li yaşlarıma göre daha rahatım...iç dünyamın huzurunu çoğu zaman başka birine bağlamadan kendim bulabiliyorum....bir ortamda fark edilmek - edilmemek gibi sorunlarım yok artık....rüzgar estikten sonra bozulan saçımın güzelliğimi ( mevcut güzelliğim ne ise yani :)) bozamayacağını biliyorum.....ama, bunların yetmeyeceğini de biliyorum....

(Çok bayanlara yönelik bir yazı mı oldu diye düşündüm...Peki, bi başka sefer de “neden erkeklerin kendilerinden büyük kadınları seçtikleri” tarzı gözlem ve yaşadıklarımı anlatan bir yazı yazarım....o zaman bu satırları okuyan erkek okuyucu var ise, affederler mi beni...hem bu yazının 2. Bölümü gibi olucak....seziyorum ..!!)

: ))
Şimdi aradan bunca yıl geçtikten sonra, hem de elimde sokağın köşesinden aldığım mis kokan çiçeklerle evime dönerken, keyifli..., aklıma neden “o mevsimsiz” gün geldi diye düşündüm...Hatıra taşıyan melekler, çağrışımları nasıl ayarlar...?..
.........hatırladım ki, odanızda o gün taze çiçek kokusu vardı, Sayın Bayan......

31 Ekim 2008 Cuma





Tarihi evet seviyorum..özellikle eski dönemleri..Osmanlı tarihi ile, (okulyıllarında okuyup hakkını veremediğim seneler dışında) 3 kış öncesine kadar çok ilgilenmemiştim…

Sonra, İlber Ortaylı’nın kitaplarıyla tanıştım…bambaşka bir Osmanlı tanıdım….Bir öneriyi geçerek ısrarla okumanızı tavsiye ediyorum.. O’na göre, bir tarihteki bir devletin başı –sonu, savaşları – barışları, yapılanması, anlaşmaları, komşularıyla ilişkileri, gelişimi, çöküşü….üzerine yeni kurulan devlet..hepsi birbiriyle ilgili…yani Türkiye Cumhuriyet’i kuranlar, dönemin aydınları, askerleri , halkı…bir anda Türk Halkı olmadı….zaten vardı orda..(bazıları Osmanlı Tarihini tamamen Türkiye tarihinden farklı - ayrı görmek istiyor.....)


Bize bu günleri kazandıran Muhteşem Atatürk de bunu biliyordu….tarihe bu yüzden O da gerekli değeri verilmesini önemle belirtti..hatta bunla ilgili sayısız ilk’leri başlattı…..

…………………………….


Peki…yaa bizim kendi tarihimiz….yani, bir dönemini ayıramadığımız “kendi tarihimiz”….

Geçen gün Külkedisi’nin bahsettiği “Eternal Sunshine” filmini seyrettim..(salı gün ki güzel tesadüf sayesinde…Kader Melekleri, çok teşekkür ederim......)

Filmi seyretmemiş olma olasığınız var mı bilmiyorum..(genelde ortamlarda, gözde filmleri en son seyredenlerdenimdir..).. sadece konusuna kısaca değinmek istiyorum..İki aşık..herşey iyi giderken, kız çoçuğu unutmak için ilişkilerine ait tüm anıları hafızasından sildirir. Çoçuk bunu öğrendiğinde çok şaşırır ve bu hafıza sildirme tekniğinin yaratıcı doktora gider….

Gerisini filmi alıp seyredin derim….. : )

Film bittikten sonra…düşündüm…31 yıllık tarihimi….neyi sildirsem…neyi çıkarsam…şu an ki Simla dedim daha mutlu…daha huzurlu…ya da yolunda daha rahat yürür….

Yok işte öyle bişi !!... İlber Ortaylı’nın dediği gibi….her olay birbiriyle ilgili…her ilişki, aynı devletler gibi, kişileri de etkiliyor….birini birinden ayırmak…şu olay olmasaydı….ya da şu kişiyle keşke tanışmasaydım tarzı varsayımlar şu anki “bizi” aslında farkında olmasak da farklı yapardı…..

Kendi tarihimizi inkar etmeden yaşamalıyız..….yükseliş dönemlerimizi nasıl seviyorsak, çöküş dönemlerimizdeki sebeplerimizle anlayarak barışık yaşamamız lazım….. Kimi çıkarsak hayatımızdan kesin bir yanımız eksik kalır…pişman olduklarımız aslında siz farkında olmasanız da bu teoriye dahil….çok kızdıklarımızı…,kırıldıklarımızı, nefret ettiklerimizi...tüüh değmezmiş o’na dediklerimizi... Düşünün hepsini…!!..

Mutlaka o duyguları yaşarken sanki o şiiri siz yazmışçasına şaşırdığınız bir şair çıkmıştır karşınıza..…evet, işte beni anlıyor dediğimiz bir yazar sanki içinizi okumuştur..., yağmurda neden yalnız yürüyorum ki, aptal adam nerdesin dediğimiz zamanlar’dan kalma, kulaklıkta müzik dinleye dinleye belki Kenny G ile tanışmışsınızdır…yalnız hafta sonlarında, dünyadaki tüm çiftlerden nefret edip tek başınıza gittiğiniz sinema gecelerinde kaç filmden etkilenip yeni düşünceler oluşmuştur......kırmızı şarabın büyüsüne, rakının o buruk tadına, biranın soğuğuna, metaksanın acı-sert tadına.....tüm bunlara, kim bilir hayatınızdaki kim ya da kimler sayesinde alıştınız.....ve onlar gittiğinde de siz farklı biri olursunuz…şanslıysanız işte biraz daha donanımlı…biraz daha hayatı (umarım) doğru anlamış….

İnsan da ülkeler gibi...sınırları daralıp genişleyen....Kimi zaman içinde isyanlar çıkan...kimi zaman Lale Devri’ni yaşayan...kimi zaman ihtilal yapmaya kalkan...kimi zaman yeni keşifler yapmak zorunda kalan...

Hayatımıza girmiş herkesten birşey kalır bize.., biz fark etsek de etmesek de...bu izler, bazen bizim alışkanlıklarımız olur...bizim zevklerimiz olur...bizim hobimiz olur.....o kadar sahipleniriz ki, neyden dolayı başladığımızı hatırlamasak da, yavaş yavaş değişir hayatımız....cımbızla çekemeyiz artık geçmişimizden o kişiyi...yayılmıştır tüm ruh topraklarımıza...bir kişiyi ve o'na ait anıları çıkarmak istesek, bizden de birşeyleri yitiririz...


…..tarih de böyle ilerler.. ....ve biz istesek de istemesek de değişiriz...
değiştiğimize kendimizin de inanması için şahit aramamız bu yüzden boşunadır...




21 Ekim 2008 Salı



Eminim, hayatınızda en azından bi kere, zamanı durdurmak istemişsinizdir….”dursun zaman şimdiii!...ama tam da şimdiii! . .” diye zaman’a yalvarmışsınızdır…..tabii ki de akan zaman durmamıştır….belki sadece “yürek zamanı”mız orda kalmıştır…

Ben sadece “ 1 kere” istedim bunu…..zehir gibi şeyleri çabuk öğrenirim..Durmayınca “zaman”, istemedim bir daha……mutlu anlara değil, sanki zaman’a küstüm…ak akabildiğin kadar ,….içimde saklarım anları dedim…ve öyle de yaptım…….

Zaman her şeyin ilacıdır, lafını da sevmem zaten…bir işime de yaramamıştır keza…..

O geceden sonra konuşmadım bir daha zamanla….zaman'a küsmenin ne olduğunu bilenler vardır mutlaka...Bir şeye geciktiysem….ya da erken geldiysem…..saatime bakmadım…( ey dostlarım, geç kalmalarım da bundandır….) fırsatlar sektiğinde de başka şeyleri suçladım….şans ile zaman'ı ayrı tuttum...uzaktan akraba bile yapmadım....
…………………………

Geçen gün, eski antika eşyaların satıldığı bir dükkanda bakınırken sağa sola….bir yandan da havada hatıralar uçuşuyordu sanki…gerçek dünyanın dışındaydım…ne geçmişteydim…ne gelecekte….dürbünler..paslı pusulalar….büyüteçler….eski madeni paralar….pul defterleri….teleskop…..büyük renkli vazolar....taşlı avizeler....camdan topuzlu kültablaları...üzeri çiçekli likör takımlar...ve…köşede hala parlayan zinciriyle yan duran cep saati…..

Sanki biriyle gözgöze gelmek gibidir, bazen odadaki bir eşyayı fark etmeniz…sanki uzun zamandır ordan size baktığını sanırsınız….sanki tüm sabrıyla onu görmenizi beklemiştir….elime aldım saati…..normal bi cep saatiydi işte…..sadece eski olduğundan bi miktar yorulmuş..…kaç kere cepten çıkarılıp bakılmıştı..kaçı endişeli bakışlardı, birini bekleyen..kaçı huzurlu bakışlardı …neden ordaydı….saatin sahibini düşündüm…

Saatin sağını solunu kurcalarken, arkasında bi yazı olduğunu fark ettim…hafif kazınmış…..nedense yazıyı görünce bu saatin hediye olabileceğini düşündüm…anlaşılan, hediye eden kendinden de bir şey katmak istemiş hediyesini verirken...saat hediyeleri, veren için kutsal bi anlamı varmış gibi gelir hep…..”zaman’ı hediye ediyorum…” der gibi…ya da “ her ZAMAN seninleyim” der gibi…..……yazının anlamını merak ettim… defterime not aldım…



“ Ad perpetuam memorian……Adsum…”

Eve gelince hemen anlamına baktım…
Saatin sahibi değil, hediye edeni düşündüm bu sefer….Latinceydi..……ve bulunca, anladım ki….hiç tanımadığım…adını bile bilmediğim o hediye edenle belki…farklı ZAMAN’larda da olsa…benzer şeyler hissetmişiz...tekrar yazıya bakıp…kimbilir bunu yazan nasıl bir iz bırakmak istemişti diye düşündüm..nasıl bi ZAMAN’a karşı direnmeye çalışmıştı....sanki her zaman yanında olamayacağını biliyordu belki dedim....duygularını ifade etme sancısından çok ...yanlış bir vakitte karşılaştıklarını anlatırcasına daimi mührünü atmak istemişti,....durduramadığı zaman'a....


“ Ad perpetuam memorian……Adsum…”
……..yani, …. “ Sonsuzluğun anısına…..buradayım”…..

....ağladım…….


Koşarak….o dükkana, o saati almaya gittim……saatin anlamı derinleşmişti içimde…..girdim dükkana ...sordum fiyatını satın almak için saatin….adam hatırladı sanırım beni…geciktiniz..( yine mi!!?!?!)……saat satıldı…dedi…


Bak Zaman,
….benle özel bi derdin var mı bilmiyorum…. hayatın gecikmelerine ve erken'lerine o kadar alıştım ki....birşeylere geç kalmaktan ya da erken yaşamaktan dolayı seni suçlamayacak kadar yok sayıyorum seni....

15 Ekim 2008 Çarşamba



Kim için sonsuz kere savaşılır….kim için her şey göğüslenir….

Zamanın rahat çoçukları !!!!!!!!!!!....



Gecenin sırrı şu aslında…. :

“iyi öpüşen bir sevgili dünyanın yarısı demektir" (*)….



O,... ne kadar saçmalasa da, bulmuş olduğunuz bu yarıyı kaybetmeyin hiç….çünkü dünyanın diğer yarısı o'nsuz o kadar da önemli olmasa gerek….






(*)Murathan Mungan

(....ama cümleyi hatırlatan o güzel yazı için Rapunzel'e teşekkürler......)

14 Ekim 2008 Salı

Birini unutmak sizce kadın için mi daha zordur….erkek için mi…kim daha çok severse, onun için mi…..ölçü nedir…


Birini unutmamak daha mı kolaydır….unutmaya çalışmanın savaşındansa…kabullenip kabuk olmuş yaranla hayata öyle karışmak mı….






Birini unutmanın ispatı.., onu hiç aramamak..sormamaktan mı geçer…gördüğünde başını çevirmek…onun doğum günlerini, onla size ait özel günlerinizde erken yatmak mıdır ispatı…(kaçmak…?!?)


Yıllar önce bir akşam, içki muhabbetini çok iyi yapan bir arkadaşımla yine içerken şöyle bi laf etmişti..: “Unutmadım, sadece hatırlamıyorum” ….. bu, unutma’nın hangi boyutudur acaba…

Bir zamanlar canımızı çok yakanlar için “affettim seni”…dediğin zaman mı içinde unutmanın kutsal süresi başlar…. (zaman affettirir ...............….-mi?-).....Başkaları hayatımıza girdiğinde unutma’ya yardımcı olarak almıyorsak mı gerçekten unutmuş sayılırız….

O’nu özlemediğimiz zaman mı unutmuş sayılırız….onun adına herhangi bir şey karalamadığımızda mı…..okuduğumuz hiçbir satırda aklımıza gelmediğinde mi..anılarımızın olduğu yerden farkında olmadan geçtiğimizde mi…..gitmeyi planladığımız yerlerde o’nsuz yürürken aklımıza gelmediğinde mi…..bilgisayara gömülüp çalıştığımızda…..?.....sizin şarkınız çaldığında hayatı durdurmak istemediğinizde mi …



Unutmak nerde başlar……..unutma’ya kaç kaldığını nerden anlarız… bir anda “pıt” diye mi oluverir…Kendimizden “yeni” bir kendi, yarattığımızda…yürek bavuluna onla ilgi hiçbirşey koymadığımızda mı….



8 Ekim 2008 Çarşamba

“Yani sen elmayı seviyorsun diye,
Elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri, Zühre sevmeseydi artık
Yahut hiç sevmeseydi,
Tahir ne kaybederdi Tahir'liğinden? ...”


.....bu şiiri resmen unutmuşum...çok, ama çok uzun zamandır ne bir yerde okumuşum ne de içimden mırıldanmışım....


“Elmanın da seni sevmesi şart mı !! ” : )


Deli gibi günlük yazdığım lise yıllarında, “ gecenin serserisi” diye bi radyo programı vardı. Pazartesi geceleri, on gibiydi galiba...kısık sesli konuşur..arada sigarasından derin bir nefes alır....şiirler okurdu...arada şarkılar çalar...en çok da bu şiiri okurdu galiba....bu şiir dönemin “ilacı” gibiydi... : )


.....sonra büyüdükçe...hiç gereği yokken hatta daha da büyüdükçe, o meşhur mısra dünya görüşümün bi parçası oldu sanki...birini/ birşeyi karşılıksız-koşulsuz sevebilme...sevme hakkı...sevme gücü...veren bir mısra ...aynı zamanda sınırlarını da öğreten bi çit gibi...sebebini anlayamadığın karşılıksız sevgi çekine banka müdüründen toplu yanıt gibi..


:)


Aşkın büyüklüğü, sanırım aşık olanın kendine neler katabildiği, dünyayı ne kadar anlamaya çalıştığı ile ilgili...”O” ‘na sahip olma...., onla beraber olmaktan öte bir çizgi aşk....belki o yüzden az ve nadir...belki o yüzden her ilişki “aşk” değil.....onu sevmeden başlayıp hayat ile herşeyi öğrenme isteği...o gücün verdiği sonsuz huzur......yani direk elma ile ilgili değil aslında,..sen ile o duygu arasında......


..................


Tahir ile Zühre masalını da bilirsiniz.....Hani padişah ile vezirin çoçukları olmayınca bir dervişe giderler..derviş elma verir yarısını padişah yemelidir, yarısını vezir..birinin oğlu olucaktır birinin kızı ve bunlar büyüyünce birbirleriyle evlenmelidir...ama işte bi türlü kavuşamaz bu sevgililer...
Tüm bu kavuşamama hallerinde karşılarına hep bi derviş çıkar...(o dönem dervişten geçilmiyor olsa gerek)..., illa mistik bir rüya görürler rüya çıkar, dua ederler olur, yine derviş görünür, başka bi mucize...yine derviş derken masal böyle gider......kavuşamazlar...(yoksa kavuşsalar masal olmaz mıydı.....)


......sizce de mucizeler - mistik olaylar daha çok aşıkken mi insanın başına gelir...ya da aşık insan normal olayları mı öyle algılar...herşeye bir anlam yükler...aşık olmada özlenilen acaba dünyayı o büyülü algılama yeteniğimiz midir ?...


...............


Eminim ki, Zühre Tahir’i sevmeseydi....Tahir mutlaka birşeyler kaybederdi,......Zühre’siz bir Tahir daha farklı olurdu.....bir insan tarafından sevilmek...karşılık verilmese bile, bazen sevmeyen kişiye de çok şey katar....belki çok seneler sonra, da olsa....fark edersiniz size kattıklarını.....pişman olma, anlamında söylemiyorum...sadece bazen sevgisine karşılık bulamayan Zühreler hayatta daha çok şey öğretebilir Tahirler’e......








7 Ekim 2008 Salı



Bu aralar etrafımda bir sürü ümitsiz kişiler görüyorum......mutsuz da diyebilirdim...ama “ümitsiz” kelimesi, bilinçli bi mutsuzluğu temsil ediyor sanki...Çünkü mutsuz insan, neyle MUTLU olacağını, ne araması gerektiğini, neyin eksik olduğunu bilmiyordur....bir şekilde yolunu kaybetmiştir....


“Müstahak mutsuzları” katmıyorum bu yazıma...kişi, başına gelecekleri bilerek muzicelere güveniyor ya da bana birşey olmaz diye cesur atlayışlar yapıyorsa...tutmayayım, müstahak’tır ona...kumar da bir yere kadar, zar da bile en yüksek sayı, altıdır...


Ama, ümitsiz bir insan....daha beter bi durumdur...sanki çabalamış..emek vermiş..yan gelip yatıp ağlamak yerine çırpınmış da.....sonunda artık elinde hiç ümidi kalmamıştır.


Bir de mutsuz ama, bunu kabul etmeyen insanlar vardır...başları dik ve herşey kontrolleri altındaymış gibi davrananlar...Mutsuz ile ümitsiz arasında kalmış bu insanlar belki de diğer iki insan tipinden daha çok yoruluyorlardır...”reddetme” psikolojisi, ne de olsa insanı en yoran şeydir. (burda, gamlı baykuş gibi görünmeyip neşeli görünme yolunu seçenlerden bahsetmiyorum...o farklı) ...


Kanımca, bu tip insanlar ellerindekini kaybetmemek uğruna (ellerinde ne kaldıysa artık.....) sorunları günlük görüp anlık çözüm yolu bulurlar...2 gün iyi geçse, sorunu hallettik sanan bu bakış açısına, gerçeği anlatmak zor, hatta imkansızdır... Hayatın akıp gittiğine bazı şeylerin ilk gün ki gibi kalmadığına..kalamadığına inandırmak...göstermek, altını çizmek...yetmez..Çünkü bu kişiler sorunla ilgili, herkesten önce kendileri bi mazeret bulurlar zaten... Mazaret diyorum, özür dilerim...çünkü sorunun sebebini görmekten korkan kişi, mazeretlerle yaşar........hep!.


Bana dertleşmek ya da akıl almak için ÜMİTSİZ biri geldiğinde, ümit vermeyi de çok iyi beceremediğimden sanırım, “Nietzsche Ağladığında” adlı kitabını öneririm..... ...(hani geçen yazıma - * - olan kitap..) ..... “Aman, anlatma git başımdan al şu kitabı “ gibi oldu biraz ama...yok, gerçekten beceremem....hayat dolu konuşmalar bana göre değil...ama, çok iyi dinleyici ve alkol arkadaşıyımdır...ehh, bu da fena olmasa gerek..... : )


Kitap, bir bayanın psikoloğa gidip, arkadaşının yakalandığı “ümitsizlik” psikolojisinden onu kurtarması için yalvarması ile başlar...Ümitsiz olan Nietzsche’dir...psikolog, bayanın istediğini geri çevirmez ve Nietzsche de ikna olduğunda seanslar başlar...(psikolog ile Nietzsche arasındaki diyalogları mutlaka okumalısınız ! ) ...sonra öğreniriz ki, o bayan Nietzsche’nin aşık olduğu kadındır....aşk karşısında Nietzsche bile çaresiz kalmıştır.(düşünün yani bizim gibi fanileri...) : )


Kitaptan bazı cümleleri de paylaşmak istedim :


  • Ümit mi ? Ümit en son kötülüktür!..Pandora'nın kutusu açılıp, Zeus'un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Ümit. O zamandan beri, insanlar yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladı. Fakat Zeus'un arzusunun, insanların, kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır." Sayfa: 90



  • Gerçek onsuz yaşayamayacağımız bir yanlıştır..Gerçeğin düşmanı yalanlar değil, inançlardır.. Sayfa: 98

  • Gördüğü birşeye yapışıp kalmakta inat eder; ama buna sadakat der." Sayfa: 109



  • Hayat, doğru cevapları olmayan bir sınav. Sayfa: 233



...................................



Diğer iki guruba gelince..., yani “mutsuz” ile “ reddetme psikolojisi ile yaşayanlar” ...
Onların zaten pek kimseye ihtiyaçları yoktur.....Mutsuz olan, mızmızlanmaktan zaman bulamadığından iyileşmeye yolunu bile aramıyordur...en fazla “benle içer misin” der...diğeri ise, yani sahte güçlü bireyler, asla sorunlarını kabul etmedikleri için yeni mazeretlerini parlatıp, eğreti hayatlarına malesef, gayet de farkında olarak yaşamaya devam ederler.

29 Eylül 2008 Pazartesi


Bazı insanlar yazın daha rahat kitap okur…bazıları kışın…bazıları aşıkken, bazıları hayatlarında yalnızken…bazıları okulların başlaması bekler, bazıları izne çıkmayı…(bu gurupta daha beter olanları emekli olunca kitap okuyacağım diyenler vardır ki….hakikaten bi yandan kitap alıp kenara koyarlarken bi yandan emekli olmalarına daha 10 yıl filan vardır…) ….bazıları hafta sonunu bekler, bazıları hayatın durulmasını……


Oysa.., şunu da biliriz; hayat asla durulmaz….hayatta hep koşucak…hep yapılacak işler…sorumluluklar ve yüreğimizin bi köşesinde illa bi sıkıntı – endişe illa olucaktır….zamanı durdurup okunacak yer de yaratamayacağımıza göre…..


Biran önce düzenli kitap okunmalı tarzı bir yazı olmayacak bu….merak etmeyin… :)

Bu kişinin ancak kendi içinde günlük hayatına sokabileceği bir şey…ben sadece, işte o beklediğiniz “ kitap okuma zamanı” asla gelmeyecek demek istiyorum….ki, hayatın kuralıdır bu, bişi bekleyerek elde edilemeyeceği….


Herkes birbirine kitap sorar….bu ara ne okuyorsun…? Ne önerirsin diye….?.....geçen gün fark ettim…ben böyle anlarda, karşımdaki kişinin ruhsal durumuna paralel olarak, aslında hep aynı kitapları öneriyormuşum….yani…her sene kütüphaneme eklenen kitapların yanında, öneri olarak, eğer karşımdaki düzenli okuyan biri değil ise…yani son çıkanları takip eden ya da o an bana araştırdığı bi konuyla ilgili spesifik bir kitap sormuyor ise….net önerdiğim kitaplar işte şunlar :


- Babil’de ölüm İstanbul’da aşk : İskender Pala Macera, tarih, aşk (roman)
- Yürüme : Oruç Aruoba Felsefe – Şiir
- Beyaz Kale : Orhan Pamuk Tarih – Felsefe (roman)
- Semerkant : Amin Maalouf Tarih – Macera (roman)
- Puslu Kıtalar Atlası : İhsan Oktay Anar Tarih – Felsefe (roman)
- (*)

Bu beş kitap bir çırpıda aklıma gelir…fakat dediğim gibi, karşımdaki kişinin bana sorduğu anlarda eğer yarasını biliyorsam…örneğin, aşktan yarası olana derhal “ aşkın metafiziği Schopenhauer’in Felsefesi” verilmeli….hatta hediye etmeli…yoksa çok gider alkol….yoksa çok gider uykusuz geceleri.. …


”Cenk Hikayeleri” ni öfkesini yatıştırsın diye önerebilirim mesela….Murathan Mungan’nın….yatışmayan bir öfke ile yaşamanın kimseye faydası yoktur, sözü o an için söylenen kişiye bir şey ifade etmez çünkü….

Ama bazen de…..sürekli okuyan biri olsak da…..tıkanırız…….bu durulma anıdır…taşların yerine oturması gibi….kıyısından devam edilmeli…bir yerlerde mutlaka tam “o anımıza” özel bi kitap vardır..Sessiz dünyamızın en sadık dostları kitaplar…, sizi bir yerde mutlaka bekliyordur…


(*) Bu kitap süpriz….belki bi sonraki yazımın konusu olur…
(**) Tablo Rembrant'a ait...1654 yılı...

27 Eylül 2008 Cumartesi

(*)





(**)
Taraf tutmaz Tanrı bilirim



Kaybetmekten korktuğu için....






(*) : Adalet ve düzen Tanrıçacı, Themis
(**) : Metin Altıok'un şiirinden .....

24 Eylül 2008 Çarşamba



Dün ki yazımdan sonra Pati ile ilgili olarak bazı arkadaşlar sordu..”ya bi köpek ile neyin kavgasını yapıyorsun..”


En son olayımızı anlatayım mesela....


: )


Ağaçlardan en çok hangisini seversin deseler ? (var mıdır böyle mayyak soru soran :))) -
- Çam Ağacıdır, derim...eğilmez...bükülmez...güçlüdür...ve dört mevsim benimledir....


Yazın kaldığımız Kuşadası’ndaki otelin bahçesinde de yüksek çam ağaçları vardır...ve tabii ki ağaçların altında kozalak !! Tüm şaşırmış gözler önünde, sanki gayet her gün yaptığım sıradan bir iş gibi kozalak toplamıştım...(yarım kilo toplamışım gibi anlattım ama..yok yok ...çok değil..sadece kendime ve bir de çok sevdiğim 2 dostuma...)


Amacım evimin bir köşesine onları koymaktı...amacımı kısmen de olsa gerçekleştirdim sayılır aslında..neden kısmen diyorum, çünki Pati Hanım, kozalaklarımın peşini bırakmıyor...3 tane olan kozalağım bir buçuğa indi...yani, 1 tam yedi..bir başka gün de yarısını ağzından çıkardım...
Şimdi evde sürekli gezer bir “bir buçuk” kozalak gurubu var....Yükseğe koyduğumda Pati altına geçip ağlıyor...aşağa koyduğumda, önceleri söz dinler gibi yapıp yanından unutmuş gibi geçip gidiyor..Sonra ben tam, hıh galiba artık ısırmayacak kozalaklarımı dediğim an, beni uyutup üçüncü ya da dördünü günü ağzına atıyor...


Öte yandan çok da kızamıyorum...bahçeye çıktığımızda kozalaklarla oynamasına izin verirken, evde izin vermemem muhtemelen onun da kafasını karıştırıyordur..

Ama, hangimizin kafası karışık değil ki şu dünya da.... : )


Birgün hakkımız olan şey, bir bakmışız ertesi günü kati surette yasaklanmış olmadı mı hiç..hatta sanki, hiç hakkımız olmamış gibi davranmak zorunda kalmadık mı.....hiç bizim olmamış gibi...... Bizim bile kafamız karışırken.......nerde hakkımız başlıyor..neden bitiyor.., derken...

Pati’nin kafasının karışmasına şaşırmamam gerek........

23 Eylül 2008 Salı



Hayatım boyunca hep hayalini kurmuştum....acaba bir gün beni de öyle seven olucak mı diye....başkalarının sevgisini kıskanan biri değilim - bir de öyle kötü ruhlar vardır bilirsiniz-..ama..,o sevgiyi yaşayanlara hep hayranlıkla baktım...hep uzaktan izlerdim onları....ürkmeme rağmen...belki benim de bir gün böyle bir hayatım olur hayalleri kurardım....

sonra...


Soğuk bir mart günüydü..Onu ilk gördüğümüzde, artık hayatımı onla geçirmek istediğimi anlamıştım...ilk kez gözgöze geldiğimizde.....kalbim durucak gibiydi...o, biraz daha heyecanını saklayamıyordu sanki...sonra ilk kez elini uzattığında, tutmamak imkansızdı....


Her ilişkide olduğu gibi ilk zamanlar birbirimizi tanımakla geçirmiştik....sürekli onla olmak istiyordum....Onun olmadığı bir yere gittiğimde, gözüm sürekli saatte, bir an önce ona kavuşacağım zamanı bekliyordum....artık hayatı onun açısından da bakmaya çalışıyordum...Hiç böyle bir sevgi yaşamamıştım....ki dedim ya, aslında korkardım da...ama o, sakinliği....gözlerimin en dibine bakıp beni anlama istediği ile....önce o korkumu yok etti.....


Sanki “ heyy sakin ol...bana zaman ver...senin istediğin gibi olmasa da, istediğine yakın olabilirim....sadece bana zaman ver...” diyordu...


O sessiz dünyasından çok şey öğrendim....karşılıksız sevginin...vefanın ne olduğu....bin kere numara yapsam ona, yine her seferinde aynı temiz yüreği ile bana inandığını öğrendim.....amelyat olduğumda sanki neler çektiğimi anlamış gibi nasıl da karşımda çırpınmıştı.....yine bir gece..., çok umutsuzken hayattan, duymuş gibi içimi gelip yanıma sarılmasını asla unutamam.....


Haklı çıktı galiba.... şimdi birbirimize alıştık...


Tabii ki tatlı kavgalarımız devam ediyor.....kavganın da tatlısı olur mu demeyin...oluyormuş gerçekten....sonra sarılıp barışmalarımız....o pişman olmuş yüzü ile gerçekten ama gerçekten özür dilercesine bakması......o an, ona kızdığım şeyin ne kadar gereksiz bir konu olduğun düşündürttse de...ikimiz için bu kavgaların gerekli olduğu...


Evet.....bu sevginin adı, Pati.....dünya tatlısı köpeğimiz.....nasıl bir iyilik yapmış olabilirim de karşıma Kader Melekleri onu çıkardı bilmiyorum ama, çok şanslıyız....


Bir insanın dünyaya gelip de yaşaması gereken sevgilerden biri diye düşünüyorum, bir hayvan beslemek...hayatında ona yer açıp sevmek.....sorumluluğunu almak...zaman ayırmak.....
Evet, evet...yer sorunu..ve günlük hayatın koşma temposunda bir hayvana evde bakmak çok zor. Ama eğer evde yaşayan herkes aynı bilinci ve sorumluluğu alırsa...inanın, dünyanın en özel duygularından birini yaşacaksınız.....bu sevgiyi yaşamaya değmez mi...

22 Eylül 2008 Pazartesi



Ortasondaydım...Birgün eve geldim, bana bir mektup gelmiş...(ben, mektup döneminde yaşamış bir neslin mektup da alabilen şanslı azınlıklarındandım...)...tuaf da bi şişkinliği var zarfın...Baktım Tansel’den gelmiş..içinden Fikret Kızılok diye birinin kaseti çıktı...
”..yana yana..”....

Kimdir nedir derken.....
Hemen odama gidip...dinlemeye başladım...

“Inişlerim...çıkışlarım....
O kendimden kaçışlarım....
Gidişlerim dönüşlerim......”

....daha ilk mısrada müzik ve söz ‘e vurulduğumu hatırlıyorum..ve işte o an..., hayatımda başka bi dönem başladı sanki.....gecelerim daha farklı oldu...yanlız kalmanın tadı değişti...”yana yana “ kasetini kaç bin kez dinlediğimi hatırlamıyorum...(”yalan “ şarkısında kaç kez ağlamışımdır...).... : )


Yukardaki resim, “yana yana” kasetinin kapak resmi, bir dönemime tanıktır resmen...

Fikret Kızılok’un şarkılarının bir özelliği de, mühürlü olmasıdır...yani hangi dönemde dinlerseniz, o döneme yapışır sadece......bir daha ne zaman dinleseniz, sanki değişmez...anlamı derinleşir sanki...anısı aynıdır ama.....şarkılarını dinlerken bir sürü sözler verirsiniz kendinize.... : )

Üniversitedeyken, “yadigar” albümü çıkmıştı....eve dönerken akşamları sürekli dinliyordum..metroya koşarken...vapura atlarken.....kışın soğukta...kötü bi sınav sonrası ya da mevcut bir hasreti yaşarken...dilimde:

“Kendine çalar saatler
Kendi bekler acelem
Nereye giderim ki
Kime kapanır pencerem...”

İnsanları, Fikret Kızılok dinleyen ve dinlemeyen diye ikiye ayıracak kadar bu konuda netimdir...O’nu dinlemek insanın hayatına bambaşka bi pencere kazandırır...aşkı, hayatı, ölümü, hasreti, haksızlığı....başka türlü idrak edersiniz....sükunetli bir ruhunuz olur.....acınızla baş etmeyi öğretir size........Yanlız kalmayı sevmeyen insanlar, kesin Fikret Kızılok dinlememişlerdir...çok belli ederler kendilerini.....üzülürüm haddim olmadan onlara.....

Bu gün, onun ölüm yıldönümü......
......öldüğünü öğrendiğimde, içimde bir çağ kapandı sanki....hayatımda ilk defa, bir sanatçının ölümü bu kadar etkiledi beni....o gitti.....verdiğimiz sözleri tutamadık belki ama... mühürü bizde kaldı.....


........Saol Tansel...hayatıma kattıkların için...hep !


........

19 Eylül 2008 Cuma



Adam olduysan hesap ver kendine:
Getirdiğin ne? Götüreceğin ne?
Şarap içersem ölürüm diyorsun:
İçsen de öleceksin, içmesen de!


Ömer Hayyam..

Havalar soğumaya başladı....Eylülün ortasını bile geçtik..yani bu Simla Takviminde “şarap mevsimi başlamıştır” demek oluyor.. : )

İster yemek ile olsun...ister yemekten sonra....soğuk aylarımın en özel içkilerindendir, kırmızı şarap...yanlız da içilebilir olması ...(küçük şişe o yüzden bulundururum evde )..yanında güzel bi film...belki bir kitap...ya da sadece “ben..! ” Yeterlidir..

Şarap ile ilgili en eski izler, yine muhteşem topraklarımızda, Anadolu’da bulunmuş. M.Ö. 3000 yıllarından kalma altından şarap kadehi ve güğümü ile Kültepe’de M.Ö. 1750’lerden çıkarılan içki testisi ...(belki bunlarda ayran içtiler, diyen arkadaşlarımız olabilir, walla ben okuduklarımın yalancısıyım.. : ) )
Anadolu sahillerinde yaşayan gemici ve tüccar Fenikeliler şarabı Ege adalarına, ordan da Yunanistan’a götürerek şarap içimini yaygınlaştırmışlar...

iyi de yapmışlar.. : )

İlk ne zaman şarap içtiğimi hatırlamıyorum...ama.., 26-27 yaşıma kadar özellikle kırmızı şarabı sevmiyordum.....sonra fark ettim ki, kırmızı şarabı sevmek için....aynı şarap gibi içinde bazı anıların tortulanması gerekiyormuş.....her yudumda, şarabın o kutsal büyüsü kıyıya vuran dalgalar gibi yüreğini yıkaması için...anılarının birikmesini beklemek lazımmış...şarap işte o zaman bir tat vermeye başlıyor...

Şarap içmeden önce içine sorman gerekiyor....”hazır mısın”...diye...o törensel yolculuğa ruhen hazır olduğuna emin olmalısın....istersen kalabalıklarla iç...hiç fark etmez...iiçinden şu soru illa şarap içmeden önce geçer “ hazır mısın şarap içmeye”...

Aslında bu yüzyılda yaşadığım için şanslıyım(şimdilik!! ) keza, Osmanlı Dönemi’nde yaşasaydım...dönemin padişahına göre, şarap içmek tamamen yasak olabilirdi...Kanuni Sultan Süleyman ilk yıllarda içip, sonra yasaklayanlardan mesela....sonra 3. Murat, 1. Ahmet , 4. Murat ve 4. Mehmet dönemlerinde içki tamamen yasaklanıyor....hoş, 4. Murat kendisi içip halka yasaklıyor ama...saraya kadar giremiyeceğim için, sanırım bi gece baskında basılan zavallı bi meyhaneci de ben olabilirdim.... : )

Bu arada, sanki çok içkiyi över...heyy hadi herkes içsin!! süper içki içmek gibi bişi de dediğimi düşünmeyin...ben sadece takvimimden bahsetmek istedim.......


Hayyam’ın dedi gibi...


Bizim şarap içmemiz ne keyfimizden,
Ne dine, edebe aykırı gitmemizden;
Bir an geçmek istiyoruz kendimizden:
İçip içip sarhoş olmamız bu yüzden.


........

15 Eylül 2008 Pazartesi

Paris şehrinin, altında...yerin altında ...yüzyıllardan kalma tüneller, geçitler, mezar odaları, manastırlar, su kanalları, hava boşlukları olduğunu biliyor muydunuz....o güzelim romantik şehrin üstünde insanlar her gün bir yerden bi yere giderken....turistler müze kuyruklarında beklerken...şehrin altında...bambaşka bir dünya var...

1700 ‘lü yıllarda Avrupa’da başlayan veba salgını Paris’i de sarsıyor...Şehir o kadar pis ve yaşanmaz hal alıyor ki hastalık hızla yayılıp bir çok Parisli’nin ölmüne sebep oluyor...Kilise duruma çözüm olarak kireç ocaklarında ölenleri yaktırıyor.

1844 yılında bir kazı çalışmasında ortaya çıkıyor bu ceset dolu tüneller...sonraki yıllarda metro çalışmalarında tekrar....şehrin tüm altı mezar odalarıyla dolu....altı başkaa...üstü başka....

Işte Paris’in bu hali, bana son zamanlardaki içimi hatırlattı ..... : )

İçim sanki başka raydan gidiyor....dışım başka...sonbahara da yüklenmek istemiyorum artık..yok sonbahardan sebep hüzünlüyüm filan laflarını yemeyin siz de.....

Birkaç saçma olay...köşede bekleyip ard arda gelip beni bulduğunda.....hazırlıksız yakalanan içimi oyalayım derken.....bi bakıyorsun Yılmaz Özdil’in bir yazısında dediği gibi, uzay gibi boşluklar oluşuyor hayatımızda....içimizi kandıra kandıra...eksiklere alıştığımızı sanmalar ile geçmiş.....yerine koyduklarımız “hıh, tmm iyidir...” diye diye...güzel aldatmalar zinciri...
(Herkesin boynundaki bu zinciri görebilirsiniz.... İnce.. Ya da kalın... : ) fark etmez !....)....sonra bi bakıyorsunuz, boşluklar büyümüş sadece....

Koşarak hayal dükkanına gidip, hey diyorsun....hayalimi çaldırdım....biliyorum bu kadar çok elimde tutmamalıydım...hemen hayata geçirmeliydim ama...olmadı işte...hayat izin vermedi....hayalimi başkaları kaptı....lütfen ön raflardan bana yeni hayal verir misiniz diyorsun....(mümkünse bu sefer ki bi tek benim ulaşabileceğimbir hayal olsun ...)

........hayalimi çaldırdım......

.......şimdi otur bakalım tekrar bi hayal kur...Paris olsun mu...aslında bana da çok yakışır...üzerinde renki dünyalar, altında sayısız tünel....doğru ya...daha önce nasıl düşünememişim...

Paris.....olsun mu Eylül’cüm...??...

.............


........hak edenler mi hayal kurar....

peki...,
......bunu da düşünmeliyim...

31 Ağustos 2008 Pazar

Bir toplumun ne kadar geliştiğini ve bir sonraki nesilde ne kadar gelişebileceğini anlamak için kadınlara bakın….Onların yaşam biçimlerine ….özellikle evli olan kadınlara..bence medeniyet kadınla gelişir.

Tatilde ailelere bakarsanız bunu daha iyi gözlemlersiniz…çünkü tatilde hiç kopmadan bütün gün beraber geçirilen sürede aile fertlerini daha rahat gözlemlersiniz….Yemek yemeden birbirlerine karşı davranışları, beraber zamanı geçirmekten giyinmeye kadar….hepsi kadının yönlendirmesinde olan şeylerdir….ki bunların hepsi bir kültür ölçüsü…

8 Temmuz tarihli yazımda kadının hayatını erkek için yönlendirdiğini – ayak uydurduğunu yazmıştım. Hayır, tabii ki hala bu düşüncemin arkasındayım. Ama bir kadın ne kadar kültürlü ise bir erkeğin hayatına (aynı zamanda gelecekte anne olduğunda) o kadar şekil verebilir….o kadar estetik katabilir..çocuklarını o kadar çağdaş-modern yetiştirebilir. (ki bu saydıklarım da illa para ile olan şeyler de değil..)

Tatilde bu daha çok fark ediliyor.. ..

Şunu anladım ki; erkek istediği kadar yüksek eğitim ve ailesinden görgü alsın…Evlendiğinde eşi ne kadar ise, erkek de o kadar oluyor …yani adam iyi para kazanıyor olsa bile, kadının düzeyi kadar kaliteli yaşayabiliyorlar….ya da tam tersi, normal gelirli bir ailede, kadın ne kadar kültürlü, çağdaş, zevkli ise eşinde çocuklarında aynı medeniyeti görüyorsunuz…

Erkek nereye ne giyeceğini bilse bile, sırf eşinin dırdırını çekmemek için “tamam, diyor…lanet olsun, tamam..!!” Normal zamanda bile katlanamadığı dırdırına tatil gibi stratejik (!) bir dönemde hiç katlanmak istemiyor, hele mehtabı da ayarlamışken romantik geceye…..eehh haksız mı ?..tamam diyor ,…..tamam…

Acaba kaç kadın böyle bir durumda idare edildiğini fark etmez ?!.....bu sessiz –çirkin anlaşma onun da mı işine gelir…kim bilir….

Bir kadın isterse her şeyi güzelleştirme (her koşulda!) ve değiştirmeye gücü vardır. Yeter ki, istesin…..Bir erkeğe nazaran, bir kadın eğitimi ne olursa olsun, kendini her zaman geliştirebilir. Bazen duyuyorum ortamda eğer alaturka bi durumda kalındıysa , “ benim tercihim değil ama eşim böyle seviyor…” deniliyor..YALAN ! ….aslında sen de öyle sevmesen buna asla izin vermezsin…, demeyi çok istiyorum….bu sahte özverili davranma biçimi beni deli ediyor..Kadın sabırlıdır…Hedefine ulaşmak için her türlü zorluğa katlanabilen kadın, istese eşini de sabırla değiştirir. Değiştiremedi mi, dırdırını eder…yetmedi mi ya küser konuşmaz..ya da en sona incili göz yaşlarını saklar..VE sonunda kesin zafer!! … ( Bir de “babamız öyle istiyor..” repliği vardır ki…ay ay hepsinden beterdir..sanki çocuklar doğduktan sonra eşim demek KUTSAL aile yapısını bozacağı sanılır…)

Doğru erkeği seçmek tabii ki önemli, ama fikrim şu ki, doğru kadını seçmek daha önemli…Çünkü oluşacak ailedeki tüm yaşam biçimini kadın belirleyecek…(maço erkekler hala evde benim sözüm geçer desin…peh! )

Peki bu bakış açısıyla bakıldığında kültürlü olan erkek ise bunu neden eşine de öğretmez…Dırdır setini aşsa bile, medeni olmak hep emek ister….incelikleri yaşatmak..kibar olmak….gündemdeki olayları takip etmek..daha zor bir hayat biçimidir. Onun yerine kolaya alışmak daha rahatına gelir…Kaybettiklerini umursamadan bir erkek sahip olduğu bilgisini bir kenara bırakıp (biraz da aile içi huzuru için) daha alt bir sınıfta daha az bir kültürle yaşayabilir…(zaten bir süre sonra iç sesi muhtemelen şöyle diyecekti r ona “aman yıllardır annenin söylediği görgü kuralları…yok okul hayatındaki iğrenç disiplinler…zaten iş hayatında da yoruluyorum…bari dışarıda biraz kafa dinliyim…der…ve zamanla hayat biçiminde işin kolayına kaçarak yaşamayı tercih eder..havlu atar medeniyete..)

Bir erkeğin hayatını renklendirecek kadındır her zaman...O yüzden kadın belki daha çok takip etmeli hayatı….(siyaseti, müziği, son çıkan filmleri…) sonra kendi süzgecinden geçirip sunmalı…(Susan çiftlere bakın ! …yemek boyunca aile dışından tek bir konu konuşamayan çiftler var…) bunun yaşla ya da kaç yıllık evli olmakla da ilgili olmadığını mükemmel annemden biliyorum. Bir gün annemin çok azını bile başarırsam kendimi çok şanslı hissedeceğim…

....

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Bütün bir sene İstanbul’un o kavurucu sıcağında, işe yetişmek için koşarken, sonbaharda evde camın önünde yapraksız ağaçlara bakarken ya da açmış biramı o kutsal tadın ilk yudumunu alırken….ve hatta en mutsuz olduğum o berbat anlarda…bir an gözümü kapar “Bodrum’dayım şu anda “ derim…ve iyi gelir bu içime…

Ama şimdi…, gerçekten BODRUM’dayım…!!! : ) Burası benim için sadece “ bir tatil yeri “ değil. Sanki tüm yılın iç hesabını yaptığım bir yer. Önemli olayları tekrar gözden geçirdiğim. Hatalarımı – saçmalıklarımı – pişmanlıklarımı – kendime özürlerimi bulup hatırladığım bir yer…kısaca eteğimdeki taşları boşalttığım bir yer…

Çok azarlarsam kendimi plajdaki lokma tatlısıyla, Bodrum döneriyle, İstanköy manzarasıyla, sabaha karşı Körfez’den dönerken aldığım yeşil elmamla avutabilirim….Bodrum anaçtır ne de olsa, affetmen için kendini , hep bir şeyler sunar sana…yeter ki sen kendini affedebil!!!...
Affedemesen de, ders olsun der, seneye tekrar soracağım ….hadi durma yüz biraz demeyi de ihmal etmez….iyi gelir kırıklıklarına ..

Burada zamanını nasıl geçirirsen, işte o yalansız SENSİN’dir…Bütün gün denize girmek ( ya da sadece havuza girmek ), her akşam bara gitmek, erken kalkıp dar sokaklarındaki çarşısında gezinmek, her gün ayrı bir koyda denizde yüzmeyi tercih etmek, Bodrum Kalesine bir gün gitmek, güneşi batarken plajdan ayrılabilmek ya da o sıralar rakı-kavun-peynir muhteşem üçlüsüyle olmak, elinde kitabınla her hangi bir ortamda olmak, güneşin doğuşuna gülümseyerek kahvaltıya oturmak ya da tam karşısında kahvaltıya oturanların yanından zilzurna sarhoş ve biraz da mahcup bir halde odana dönmek, müziğine göre bir bar seçebilmek ( her ne kadar Bodrum’da doğru aşkı yakalamak kadar zor olsa bile!) sonsuz seçenekteki yiyeceğin yemeği seçmek bile senin KİM olduğunu gösterir burada…”geldim şimdi tatile, normalde sevmem eller havaya ortamları, ama işte buradayken herkese takılayım dedim, tarzı yalanları yemez Bodrum… yani al sen bu yalanı başka mekana söyle…. : )

Her sene Bodrum’un bana hazırladığı bir hediyesi olur..(Allahım, hakikaten bazen dünyayı algılayış biçimimden ben bile ürküyorum!! : ) …)Bir sene üzerinde küçük 2 tane balığı olan deri çanta, bir sene koyu pembe şalvar, bir sene lacivert bir kolye…..bu seneki hediyesi kocaman yeşil hasır bir şapka !!! Şimdi her yere o hediyemle gidiyorum … (..ve söz veriyorum şapkacım, seni bir önceki hasır şapkam gibi, uçtuğun yerde bırakmayacağım…insan sevdiği şeylere önce sahip çıkmalı ….sonra özgür bırakmalı…ben hep tersini yapan bir kaybedendim..)

Bodrum ile ilgili tarihi bilgi için http://www.bodrumrehberi.com/ bakabilirsiniz…
…… ama size bir sır vereyim; Bodrum’da aslında herkes kendi tarihini yazar…..

22 Ağustos 2008 Cuma

“....gördüm ..gördüm...görrdüm..
Büyük düşler gördüm...”
(mor ve ötesi...)

Milattan önce 605 - 562 yıllarında yaşamış Babil krallarından Nebukatnezar’ı ne zaman bir yerde okusam, yüzümü tatlı bi tebessüm sarıyor...sanki uğurum gibi...sanki onu görmüşüm...tanımışım...sanki uzun zamandır haber alamadığım bir dostum gibi geliyor...

Hani eşinin hatırına Babil’de o ünlü asma bahçelerini inşa ettirdiği söylenen kişi...aşkı ile dünyayı güzelleştirmeye çalışanlardandı belki.. : ) Döneminde ayrıca imparatorluğunun sınırları Suriye’den Mısır’a kadar büyüyor...

Bir sabah uyanıyor....ve gördüğü düşü hatırlayamıyor...ne gördüyse artık..aklına gelmiyor..
( ama demek ki o düşün ona yansıyan mutluluğu içinde kalmış !!) Gördüğü düşü hatırlamak için krallığını....hizmetkarlarını...parasını pulunu... bırakıp yollara düşüyor..ve sade bi insan gibi düşünü arıyor.....

.............düşünü arıyor....

Hatta saraydaki soylu üyelerden bazıları, Nebukatnezar’ın aklını kaçırdığını bile düşünüyorlar...ee, kolay mı..kaç kişi “büyük düşler” görebilir ki....demek ki, zamanın her döneminde toplum kurallarını uymayanlar...kalbinin sesine gidenler...dünyevi işleri önemsemeyenler hep..ama hep biraz “meczup” bakılmış...

.....Nebukatnezar umrunda olmuyor....o sadece “ düşünü arıyor..”

Sizin en “büyük düşünüz “ neydi....peşinden gidebildiniz mi...yoksa bahaneleri her dönem mi tazelediniz...içinize yutturdunuz mu peki ? : )

İnsan, bi kere büyük bi düş görünce...gerçekleşmese bile düşü, düş kurma gücünden dolayı belki, kendini çok vasat’lara karşı dirayetli buluyor...sanki dünyanın en güzel rengini keşfetmiş de, olmasa bile o renk, diğer renkleri de hoşgörüyle kabulleniyor...sanki gördüğü düşü artık hiçbirşeyle mukayese edemeyeceğinden tüm oranlamalar eşitleniyor...sanki düşü gerçekleşmese bile düşüne küsemediğinden herşeyle barışık yaşaması gerektiğini anlıyor...sanki gücense düşüne, ruhunun en güzel hazinesini kaybedeceğini sanıyor....(ne olursa olsun, insan büyük düş’üne asla küsemez, düşler kanunundan..! )

Sahi, sizin en son ne zaman büyük düşünüz vardı...?....peşinden gidemediğimiz düşlere, bir anlık hevestir, geçer...diyenlere kaç kere koruyabildiğiniz düşünüzü...ya da siz içinizde nasıl ayırt ettiniz düş ile heves’i.....

Büyük düşler göremeyenler, gerçeği ne kadar kavradıklarını sanıyorlar acaba, merak ederim bazen......bilmezler tabii gerçek bırakır bazen bizi ama, düşler asla..! Benim tarih arkadaşım Nebukatnezar gibi düşümün peşinden koşamasam da....şu şarkıyı gururla söyleyebilenlerdenim...”gördüm...gördüm..gördüm...büyük düşler gördüm...!....”


..............

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Kara ve deniz yolculuklarında kaybolmamak, daha garanti gidebilmek için Çinliler bir ucu mıknatıslı bir iğne sayesinde pusulayı bulmuşlar..Onlar bulmuşlar ama bu işin kaymağını yine Batılı Medeniyetler (sömürgeci ülkelere de medeniyet demeye pek dilim varmıyor ama, neyse siyasi çamur yaratmayayım..) nasiplenmiş. Kimisi Amerika kıtasını keşfetmiş, kimisi Hindistan’ı, Ümit Burnunu derken Macellan hızını alamamış dünya turu gerçekleştirmiş. (hoş, görememiş yolculuğunu sonunu ama, olsun tarih hakkını vermiş.)

İlk haritanın tarihi M. Ö. 2500 yılına uzanmakta ve yapan Mısırlılar...Ama çok da büyük beklenti içine girmeyelim. Bu ilk harita, fırınlanmış ya da güneşte pişirilmiş toprak (çamur) kalıplar üzerine yapılmış..daha sonra yüzyıllar içinde harita, kağıda çizilerek nereye, ne kadar uzaklıkta olduğumuzu ve yol-iz göstermede çok büyük faydaları olmuş.

Sümerler de , M.Ö. 3500 - M.Ö. 2000 yılları arasında Mezopotamya'da yaşamışve ilk takvimi onlar bulumuş. Ufak bi hata ile ama, ayı 30 günden 12 ay alarak 360 gün olarak hesaplıyorlar yılı…5 günlük bi eksiklik…iyi de biz sanki her günü çok dolu mu yaşıyoruz ki 5 günü eksik yaşamadan dolayı gocunalım...peh ! : ) …

....Pusula - Harita - Takvim..


Bizim kaybolmamamızı sağlayan muhteşem üçlü...yönümüzü, yerimizi ve zamanımızı belirler..

Peki, ya ...….biz...ya biz, yani içimizde kaybolduğumuzda, hangi işaretlerbizi doğru yola götürür??.. …..

İçimizde kaybolduğumuzda, yüreğimiz bilebilir mi,....nerdeyiz..ne yöne gitmeliyiz.....o mıknatıslı iğne içimizde nereyi gösterir...?...

Haritasız bilebilir miyiz nereye ne kadar uzaklıktayız...engebeli mi önümüz...dağlık mı...kıvrımlı mı kıyılarımız...?

Kayıp bir şekilde içimizi tartarken-tanırken(?) – anlamaya çalışırken günler geçer …geçer…..ve baktığımızda bir adım yol gitmezken içimiz….takvimlerin ne suçu olur ki….

Günler çözemez içinin sorunu…!
zaman herkesin içinde farklı ilerler......!

Ruhunun pusulasını sen bulmalısın ......hangi yöne gideceğini....bilmelisin...işaretlerini iyi belle....yanılma …

Haritasını çıkarmalısın ruhunun..ne kadar yol almış için.... dağlar, tepeler, bereketli ovalar, uçurum kenarları, masmavi deniz neler .... yürek haritamızı bi tek biz çizebiliriz....! yanındakiyle bile bazen sıradağları olmuyor mu aranda…bi türlü aşamadığın….geçitini bulamadığın yollar…

Bir de takvimi olmalı yüreğinin...diğer takvimlerden bağımsız içinde işleyen...herkesin bir gün yaşadığı zamana, belki sen bin yıl diyebilirsin ...öyle uzun öyle uzak gelir...bazen zaman...geçmez...bir saniye diye gösterir saatler, sen vurulursun bir saniyede bir bakışa... ömrün o bir saniye olur….tüm zamanın ve yönlerin o’na, tek varmak istediğin yer, “O” olur...

O, hayatına dokunmasa bir daha, neyi aradığını bildiğinden kaybolmazsın bir daha.... hiç ama !!.. ......

17 Ağustos 2008 Pazar

Elimizde güvenebileceğimiz sadece “kelimeler “ var….birbirimize söylediğimiz. Karşımızdakine sevgimizi, hasretimizi, kinimizi, öfkemizi, nefretimizi, kırgınlığımızı…..her ne hissediyorsak anlatabildiğimiz, kelimeler….

Kelimelerin gücünü ve büyüsünü bilenlerden olmayı tercih ettim hep..gerektiğinde dünyayı karşıma alıp bana ne denirse densin, bir tek ona inanmayı….bu yaşımda tekrar anlıyorum ki, birine güvenirken…içine dönüp baktığında sadece onun dilinden dökülen kelimeler var kriter olarak….konumlar, yaşanan hayat bilgileri, alınan dersler, komşu kırık kalplerin örnekleri….hiçbiri ama hiçbiri, bize söylenen dilin sahibinden daha gerçek değil….

Hangi sert yumruk bizi kıran bir sözden daha acı vermiştir…? Tokat gibi patlayan bir soru duymadınız mı yoksa siz…?..annenizden duyduğunuz tatlı bi günaydın sesiyle güne daha güçlü başlamadınız mı…küçük bir çocuğun topunu sırf ağaçtan kurtardınız diye duyduğunuz teşekkür lafından sonra Süpermen gibi hissetmediniz mi... kilometrelerce uzaktan gelen bir mektup ya da telefonla onun omzunda hissetmediniz mi başınızı….ya sizi tekrar umutlandıran kelimeler..., onların gücü...?....

Karşınızdakine bir şey söyledikten sonra, söylediğiniz kelimenin altında ezildiğimiz de olmuştur..kelime de büyük gelir bazen duygulara…amacımız O’nu kandırmak değildir oysa…sadece büyük kelime seçmişizdir…söylediklerimizden sorumluyuz..dikkatli kelime seçmeyi öğreniriz, vicdan kelimelerle yankılanır çünkü yüreklerde…..

Dua ederken bile kelimelerle O’na…O yüce varlığa sesleniriz….bizi anlamasını isteriz, sanki bilmiyormuş gibi içimizi…acizliğimizi görsün isteriz ..büyük dengesine arzularımızı da yerleştirmesini dileriz…yemin bile sözcüklerle…

Balkonumdan bakarken az önce dolunaya….bunlar geçti içimden…yoksa mehtapta duyulan sözlere kandığım yıllara bir garazım kalmadı….biliyorum ki, sözlerin de bir süresi var……her kelime sonsuza kadar yaşamaz…gün gelir bakarsınız, artık anlamı değişir o kelimenin, keşke değişmese…ama duygularla orantılı kelime yaşları vardır….her ağızda aynı ömrü yaşamaz bazı kelimeler.., kızamazsınız ki.....

.…elimizde sadece kelimeler var….birbirimize söylediğimiz..hangi söz, sonuncudur bilinmez ama…., eğer dönüp arkanı huzurla gidebiliyorsan…..bak bi içine, bir yerlerde mutlaka güvenli kelimelerin vardır….

15 Ağustos 2008 Cuma

Sabah işe gelirken baktım havada leylekler toparlanıyorlardı...Heyy dedim, daha sonbahar gelmedi...!!Dağılın !.... Gelmedi sonbahar..!! gelmedii lütfen, gelmedi..Yanlış duyum almışsınız...Ağustosun ortasındayız henüz....hatta, bir hafta tatilim bile duruyor, orda bekliyor beni... : (

Çağrışımlar kötü oluyor bazen......havada öyle görünce leylekleri....işte yaz bitti !... ‘ye mi geliyor insan ne.....otuzüç derece sıcakta yaşattı bana güz hüznünü...aslında hüzünlenmeye de toprağım çok yakın ve yatkındır..hatta hiç gocunmadan büyük bi keyifle, rahatça kimi zaman hüzünlenebilirim... : ) ama şimdi, bana göre yazın tam ortasında...ıhh ıhh!! Almasam ?!!

Birkaç arkadaş sordu..ne oldu niye kaç gündür yazmıyorsun diye.....yazacaklarım bitmedi tabii..biter mi şu tuaf dünyada...?.. Sadece...can sıkan akşam haberlerini dinledikten.....gazeteleri okuduktan ....trafikte İran Cumhurbaşkanı yüzünden süründükten sonra....(Biliyorum, haberler hep buna benzer oldu..oluyor..olucak...sadece, bazen belki insanın etkilenme derecesi farklı oluyor..) dönüp size..., geçen gün krımızı bir yaprağa yakalamak iiçin koşturdum durdum, şeklinde bi yazı yazmak çok mantıklı gelmedi...

Aslında biliyorum, mantıklı gelmeyen kırmızı bir yaprağın peşinden koşmak olmalıydı, yazması değil de....yokyok..gerçekten koştum...çok tatlıydı...ve rüzgarda bi sağa bi sola dönüp duruyordu....aynı dönüşleri sonra ben de yaşadım, yaprağı yakalamak için....ve sonunda kitabımın arasında kurutulmak için bırakılan kırmızı bi yaprak var... : )

......yazı tam yaşamamış hissediyorum ben...o kadar çok yapacaklarım var ki hala..Tahta boyamaya başlamak....elimdeki kitapları bitirmek...aydınger kağıda çizmeye başladığım o kitaptan Mezopotamya haritarlarını tamamlamak...ya hatta ben daha Moda’mdaki gece içilen çaylara bile doymamışken....şimdi...15 günüm mü kaldı....moralim bozuldu.....leylekler tepemde dönmeye devam etti...neyse ki kırmızı yaprağım sağlam yerde...


NoT: Külkedisi ve Rapunzel,
1).....kırmızı yaprak peşinde koşan bi hatunun hala “sağduyulu” olduğuna emin misiniz..??
2) bende size ait birşey var...ve ip ucu içinde alın size bir bilmece :

Ufacık mermer taşı
İçinde beyler aşı
Pişirirsen aş olur
Pişirmezsen kuş olur.

: )

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Dün gece Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda MFÖ’nün konserine gittik...Beleşşşşş !! Serap çok teşekkür ederizz.. : ))

Mazhar - Fuat - Özkan...1985 yılında Norveç’de Erevizyon yarışmasından sonra MFÖ oldular..ki o yarşmayı da “net” hatırlıyorum..abimle yarışmayı seyrederken patlamış mısır kavgası yaptığımız gece..... : ) (şimdi tüm mısırlarım senin olsa, kader melekleri tekrarlatır mı o geceyi bize abicim...hia..?..)

Dün gece ki konser muhteşemdi....Konser sonrası yolda dönerken Mayk dedi ki (Mayk = Kürşat, Serap Hanım’ın asil Fenerli eşi ; ) ) “ acaba yıllardır dinlemeseydik, yine de bu akşam tüm şarkıları beğenir miydik” dedi.. Konser sırasında da benzer şeyler, benim de aklımdan geçti...Evet, 5-6 şarkı var ki, sanırım ilk dinlendiğinde bile insanı kendine bağlar...

Ama düşündüm, bu gurubu 20 yıldır dinliyorum...20 yıl...Şimdi baktığımda, şarkılarına ...her yaşımda ayrı bir düşünceyle mırıldanmışım...her yaşımda farklı birşey katmış...bu yüzden bıkamamışım...eskitememişim....şarap gibii yıllandıkça, söyledikçe daha anlamı derinleşmiş sanki..

“Tam Ortasındayım yolun...koşunun ortasındayım...
Tam varıyorum ki hedefe bir yenisi başlıyor.....”

Basit...yalın...sözcüklerle her yaşımda kendimi avutacak, ağlatacak, sarılacak, özletecek, dans ettirecek, neşelendirecek, sinirimi alacak bir mısra çıkmış...bu sizce de yıllardır gurubun şarkılarının neden hala sevildiğinin en büyük kanıtı değil mi...sizin de hala “Leyla’dan geçme faslını “ söylerken içiniz erimiyor mu....yine hatırlamıyor musunuz aşk için söylenen her söze kandığınızı.....onbeşimde...yirmibeşimde....şimdi otuzlu yaşlarımda....hala bu şarkı içimde yol alıyor..hala dinlediğimde başka bi renge dönüyor ruhum.....

Güllerin içinde de beklemişsinizdir bi dönem...sanmışsınızdır ki, dayanamadım gayrı döndüm diyecek size...demedi mi yoksa ? :) yazık...sonra kaseti çevirip, ele güne karşıyı dinlemişsinizdir...unutacağınızı sanmışsınızdır ama gözünüz yolda kalmıştır...ama bi yandan haberi gelir size, sizin canınız yanarken, duyarsınız o napar ne eder.... MFÖ hep sizinle devam eder...hayatınızın her basamağındadır sanki.....

“Bir güzele gönül verdim, anam istemedi..
İyilik mi bu bana, bende istek kalmadı...”

Hayattan hiçbirşey beklemediğiniz bi dönemde çıkmıştır bu şarkı kesin karşınıza...çıkmadıysa, duygularınıza isim verememişsinizdir. ...


Okula - işe koştururken yağmura yakalandığınız bi sabah, bu sabah yağmur var istanbul’da şarkısı radyoda kesin çalmıştır...ondan uzak, günlerin dayanılmaz olduğunu hatırlamış..., şarkılarda düşünmenin tarifsiz acizliğini hissetmişsinizdir sırılsıklam olduğunuzda.....şemsiyeyi açmaya gücünüz kalmamıştır dinledikçe ..onun yerine, yağmuru sevmişinizdir....ıslanmayı bile sevdirir o şarkı size..

Hiç Bodrum’a gitmeyen biri bile.....Bodrum şarkısında, oralara gitmişcesine hayal edeblir Bodrum’u.....Şarkıda geçen en büyük yalana bile tatlı tebessümle eşlik eder, bir zamanlar aşık olmuşsan Bodrum’da...ismini asla unutmazsın...bunu herkes bilir...ama, unuttum der...çünkü Bodrum...Bodrum..’dur...

Sonraki dönemlerdeki şarkılar ne kadar yer eder içimizde bilmiyorum...ama yazmadan geçemeyeceğim var bi kaç tane. Fikret Kızılok’dan hediyedir “sakın gelme”....İnsan delice sevdiğine de sakın gelme diyebilir...ve bir bayan olarak erkek olmak istersiniz, bana yineden şarkılar söyleten kadın’ı dinlerken..yanarsınız.....yanarsınız...

“Sen beni, tanımazsın severim de söylemem.
Sen beni, uzak sanırsın bilirim de söz dinlemem....”

....ah bu ben yaa.... : ) ...

Dürüstsen kendine, şarkılar sana daha bi dokunaklı gelir. Bir şehri bile sevmene, anlamana yarayan bir sevdiğin olur...tek bir şehre ait olan..(nasıl ki bir şarkı bir kişiye ait ise hep...hep!)

“Sen olmasan buralara gelemezdim ben
Sevemezdim bu şehri anlamazdım dilinden ....”

.... bir aşkın içinde açtığı kapıları gösterir.....dayanamazsınız...bu coşku ağlatır sizi..hem de belki uzuuun zamandır uslu duran coşkunuz....sarı lale almışlığınız mı vardır oysa...olsun!...

Kişisel tarihimin hiç değişmeyecek olan “yalnızlık ömür boyu” şarkısıdır. Dün akşamdan beri bu şarkıma bir ortağım daha çıktı. : ) hey, şarkı ortağım.., unutma bu şarkıyı sevmeye cesareti olan güçlü demektir bence... ; ) ki, sen ne kadar yürekli olduğunu zaten ispatlamış birisin.....bu şarkıyı senle paylaştığım için kendimi çok ...hem de çok şanslı hissediyorum.....

NoT : “seninle biz nerdeyiz ki...
nasıl bir ilişki bu...?...”

...şarkısı çalınmadı...belki tarihe karışan bu şarkı, nerdeyiz sorusuna da kendi içinde bi cevaptı....

7 Ağustos 2008 Perşembe

Kötü biri değilim….belki hataları olan her insan kadar..
Alışacağız….gün geçtikçe daha da fazla birbirimize…
Gün geçtikçe daha da tanıyarak…(hep maskesizdik)
Ve görsek de yanlışlarımızı sarılarak düzelteceğiz
Asla kaçmayacağız…
çünkü…bana dediğin gibi, birbirimizi bulmanın değerini biliyoruz…
Çünkü koca geceler yalnızken….tanımıyorken birbirimizi
Ne kadar az kaldığımızı biliyoruz….kalabalıkken bile etrafımız…
Sesimizi duyan yoktu…
Oysa şimdi….çek al hayatımdan kendini…
Geriye çok az ben kalır,….bana ait olan…

İki tane yalnız bir’dik….evrende gezinen……
İki tane bir, yan yana olduk...……

Ve şimdi….gece ne kadar karanlık olursa olsun
ve
ne kadar önümüzde engeller
ve
Biz ne kadar yalnız kalsak da…..sonunda birbirimizi bulduk….
Hiç görüşmesek de….ne yaptığımızı o an bilmesek de
Asla yalnız kalmayacağız….ruhum hep senle,
Söz veriyorum….


………………..yani galiba buna benzer sözleri olmalı, az önce dinlediğim Fransızca o şarkının….hiç Fransızca bilmesem de…. Türkçeye çevirdiğinde…anlamları bu olmalı dinlerken bana bu hisleri veren o büyülü Fransızca şarkının…..


Aslında bu gün yazma değil de okuma günündeydim ..sabahtan beri tırtık tırtık birşeyleri arıyor ve okuyordum..İçimden ve aklımdan yazmak gelmiyordu hiç ..(Aynı bedende olsalar da ikisi de ayrıdır ya..)


Biraz önce bir arkadaşımdan bir mail geldi. Bii süredir evindeki akvaryum balıklarını satmaya çalışyordu. Hiç yardımcı olamadım ama elimden geldiğince de satma aşamasını dikkatle dinlemeye çalıştım.. Aslında akvaryum ortamından ve balıklardan hiç anlamam...Balıklardan hiç anlamadığım zaten tarihimle de kanıtlanmış bir deneyimdir ya...neyse : )


Tabii ben hemen eskimiş eşyalardan bile kolay kolay ayrılamayan, atamayan biri olarak arkadaşıma, balıklarından ayrılmaya nasıl karar verdiğin diye sordum..Evindeki balıkların davranışları, cinsleri itibariyle sertmiş biraz...yokyok..yanlış okumadınız...öyleymiş...
Arkadaşım, onları satıp yerine “discus cinsi balık” almaya karar vermiş...


Bu discus cinsi balıkların huyu-suyu daha yumuşakmış....ve balıklar dünyasında “aşk balıklarıymış”...Balıkların da aşkı olur mu demeyin....tamam, biliyorum bir balığın hafızası beş saniyeydi..beş saniye öncesini hatırlamayan balıkların da iyi huylusu - kötü huylusu var oluyormuş demek ki...o kadarcık sürede bile aşk yaşan balıkçıkların diğerlerinden bir farklılığı olması da enteresan...ve enteresan, insan demek ki, balıkta bile duygusal olanını arıyor... : )

Şimdi insanların aşkları - balıkların aşkları ile karşılaştırma ya da insan hafızası ne kadarlık bir süre akılda bırakıyor ki aşkı....çekip gitmiyor...süründürmüyor...hadi daha da alamadım hızımı da devam ettim yazmaya ve : ) uzaktan birini severken de akvaryumda misali, dokunamasak da duygusal olanını seçmeli....vs tarzı bi devam bekliyor olabilirsiniz..ama yok...başta da dediğim gibi bugün “yazı” havamda değilim..... : I


Sadece, Discus cinsi balık ile tanıştım...memnun oldum..yanlış balık seçmeyin sakın siz diye yazıyorum...her ne kadar akvaryumlarında yaşasalar bile...hafızaları beş saniyecik olsa bile...sizi mutsuz edebiliyorlar demek ki....dediğim gibi balıklardan anlamam...ama, belki karşıma çıkan discus olmadığı içindi... Kimbilir ; )

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Kalbim sanki kavgalar aşklarla yoğruldu
Bir öfke ve bir isyan bir hırstır gidiyordu
Yabancıydım kendime
Sevgin bedenimde yalnızlığı örüyordu…………….

……bi kış çok moralim bozuktu…hatta kış başıydı…kuşların getirdiği haberler canımı yakmştı…ruh gibi gezdiğim bi kaç günden sonra…karşıma, radyoda bu şarkı çıktı….kilitlenmiş gibi kalmıştım….buydu işte benim halim…tam da bu !!şarkıyı da ilk defa duymuyordum…ama, şarkının ilaçlık vakti şimdiye kısmetti….sezen söylüyordu...

Osmanlı tarihini araştırıyordum o kış…konumda Fetret Devri’idi….moralim bozukken, Yıldırım Beyaz’ın oğullarının savaşı devam ediyordu…onlar tahtı paylaşmaya çalışıyordu, ben yeni bana ulaşan bilgilerle dağılan ruhumun yeni tahtını kurmaya çalışıyordum….

Bir hasret acısında bir an kendimi gördüm
Bakışım bencil gibi oysa insancıl özüm
Bir umut çiçek açtı sanki gözlerimde
Yarınlara dostça güldüm….

….bazen en doğru tanımasını istediğiniz kişi sizi yanlış…hem de tamamen yanlış tanır ya…. Düzeltmek istedikçe durumu, daha da karışır olaylar….içinden çıkılamaz hal alır…öyleyken her şey bıkarıp gitmiş biri olarak…” hey bak o kadar bencil biri değilim” demeye fırsatınız yokken….

Bu şarkı yapışmıştı bana…..sanki her yerde bu çalıyor gibi….bana umut veriyor gibiydi..Fetret Devri’inde Mehmet Çelebi (1. Mehmet) kardeşi Musa Çelebi’yi Rumeliye göndertmişti. Başarı sağladığı takdir de tahta çıkacağına söz vermişti.....(güven konusu tarih boyu sorun olmuş yani..)

Duygular yüreğimde yıllarca boğuştu
Artık o deli nehir denizler de duruldu….

…….sonra başka sorunları gördüm…başka dertleri fark ettim diyelim..kendi derdim..minnacık kalmıştı..acıtıyordu ama…minikti işte evrende….O sıralarda Bursa ‘da 1. Mehmet, kardeşini boğdurmuş, tahta çıkmıştı…(nerde verilen sözler di mi..) padişah 1. Mehmet'ti …Fetret Devri bitmişti..kanlı..ama bitmiş… taht dolmuştu…ben durulmuştum…

Geçip gitti fırtına
Rüzgar meltem oldu
Yağmur oldu
Güneş oldu

……………şimdi ne zaman bu şarkıyı duysam…o zaman bana gelen dikenli bilgiler ve Fetret Devrini hatırlıyorum….kendimi güçlü hissediyorum bu şarkıyla….1. Mehmet kardeşlerini boğarken ben de öfkemi boğmuştum…tarih bunu da yazmalıydı…..

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Yurdu için yüksek bir ülkü ya da görev uğruna ölen kimseye şehit deniyormuş. Tam açıklaması bu Türkçe Sözlük’de. Diyelim kesmedi beni bu kadarlık açıklama ve “şehit düşmek” e de biraz bakındım.. Şehit düşmek : İmânı, vatanı ve kutsal bir amacı uğrunda savaşırken ölmek....eeh yani baktığım diğer sözlüklerde de aşağa yukarı aynı anlamlar var.

Konya Balcılar’da yurt binasının patlaması sonucu ölen bir kız çoçuğunun babası, patlamayı medyanın abarttığını ve ölen çoçuklarının şehit...kalanların ise gazi olduğunu söylemiş ve eklemiş : “Bizim çocuklarımız baleye, diskoya, bara gitmiyor, köpük banyosunda ölmüyor. Bazı medya grupları neden çok abartıyor, aklım almıyor...” (aklını yesinler.....,varsa ! )

Kızını kaybetmiş bir babanın duyguları bunlar..Kuran Kursu’nda öldüğü için şehit diyor kızına....eğer, burda değil de saydığı yerlerde (bale..., disko.., bar) ölseydi ne diyecekti...? Baba dedi diye aynen yazdım.. Yoksa anlamış değilim, disko, bar’ın yanında “bale”nin niye geçtiğini..hoş, yer alsa ne olucak...disko mu kötü.....hatalar sadece barda mı yaşanır....

12 yaşında kızını kaybetmiş baba, hangi açıdan bakıyor ki Kuran Kursu Eğitimi’ne burda ölenlere şehit diyebiliyor..Neydi şehit düşmek : İmânı, vatanı ve kutsal bir amacı uğrunda savaşırken ölmek....

Bu çoçuğunu kaybetmiş babanın eğitimini, yaşam tarzını, çoçuk yetiştirme şeklini de sorgulamıyorum...Kanunlara uygun olduğu sürece herkes çoçuğunu istediği kursa, spora, sanata gönderebilir. ( ki yıkılan kız yurdu da kaçakmış..neyse..)

Sadece içime oturan birilerinin karşısına dikilip çoçuğunun hakkını araması gerekirken, ortadaki yanlışlığı önce kendisi örtmeye çalışıyor...Şimdi ben tutucu bir ailenin 12 yaşında başı kapalı bir kızı olsam, babama akşam sorardım..” Babacığım ben de böyle ölürsem bir gün, sen de benim için şehit deyip geçicek misin...kimlerin hatası, gözyumması diye araştırmayacak mısın ölüm sebebimi..?”

Bu düşünceye sahip baba ve ona hak veren insanlar ! Sizleri nasıl yok sayarım ya da nasıl aynı dünyada yaşadığımızı kabul ederim bilemiyorum... ama, umarım, her gece dua ettiğim Allah ile sizin Allah’ınız bile aynı değildir......